Hayata Dair

Korkutucu bekleyiş

Sahne 1.

Uçurum. Korkutucu bir bekleyiş. Endişe ve çaresizlik. Kime ve neye güveneceğini bilmeden hastane koridorlarını arşınlamak. Akşamdan geceye, geceden sabaha uzanan bir sessizlik.

En yakınındaki birkaç isim dışında kimse yok. Dış dünya tamamen dışarda ve sen tamamen kendi içinde. Hiçbir şey gelmiyor içinden, yazmak ya da konuşmak. Elinden hiçbir şey gelmeyeceğini bilmediğin tanıdıklara ulaşıp aynı cümleleri tekrar kurmak ya da apartmanın önüne gelen ambülansı görüp bir şeyler olduğunu anlayan komşuların meraklı telefonlarına yanıt vermek.

En masum “bir şeye ihtiyacınız var mı” cümlesi bile kifayetsiz. Neye ihtiyacımız olabilir, bilmiyoruz ki. O kadar yalnızız şu an.

Sahne 2.

Bir rica. Bir arama. Bir çağrı. El sallayış. Kâğıt havlu serip oturduğumuz kırık sandalyeler. Yorgunluğa dayanamıyoruz. Açlık ve susuzluk nedir unuttum, uykusuzluğu da. En ufak belirtisi yok hiçbirinin. Sadece ara ara mideme giren bir kramp ve gaz sancısı. Huzursuz bekleyişin sonucu belki de.

Anneme bisküvi almaya kantine gidiyorum. Küçük sulardan birini kapağı nazikçe tutarak açıyorum. Haftalardır evde oturup kapıdan burnunu çıkarmayan, eve gelen siparişlere dokunmaktansa ölesiye korkan arkadaşlarımı düşününce halimiz çok tuhaf. Şu an, bir pandemi hastanesinde, hastaların şeffaf plastikle kaplanmış sedyelerle tomografi çektirmeye geldiği koridordayız. Sadece şu an da değil, saatlerdir buradayız. Kimseyle karşılaşmadan, apartmandan aşağı inip tekrar geri döndüğümüzde bile panikle baştan aşağı kendimizi dezenfekte ettiğimiz günleri düşünüyorum. Ne saçma.

Korku, kafanda yarattığın kadar güçlü ve etkili. Üzerinde taşıdığın bir mühür gibi, sen ne kadar kuvvetli bastırırsan o kadar çok izi çıkar. Ama sonra o iz bile geçer.

Sahne 3.

Şükür. Sabaha karşı saatlerde, ameliyat lekesiyle kirlenmiş çarşaflar serili bir sedyenin gelişini uzaktan görmek… Bu bile nasıl rahatlatıyor insanı. Gözlerim dolarak, bir yandan da ameliyat maskesinin altından gülümseyerek, geçmiş olsun diyerek.

Gün ağarırken, kardeşimle birlikte hastane bahçesine çıkıyoruz. Evden birkaç parça eşya almak için otoparka doğru yürüyoruz. O kadar güzel bir sabah ki. Çok yorgunum, hissedemeyeceğim kadar. Karnımdaki sıkışma dışında hiçbir his yok zaten uzun süredir.

Hastaneden tekrar eve dönerken, defalarca şükrediyorum. Hayatımın en güzel uykusu, büyük ihtimalle 1.5 saatten az sürüyor. Telefonun alarmıyla sabah 07:30’ta ayağa fırlıyorum. Sersem gibi kafam; ama iyiyim. İyiyiz, daha iyi olacağız, her gün daha iyi.

Sahne 4.

Öğlen hastaneden dönerken polis çevirmesine denk geldim ve onlara durumu anlatırken gözlerim dolu dolu oldu. Sanki olanların gerçekliğini ancak birine bu şekilde anlatırken idrak etmiş gibi ağlamaya başladım arabada. Ancak iki gün sonra, düşünsene.

Uyuyamıyorum. Bacaklarım ağrıyor.

Birkaç sahne gözümün önünden gitmiyor. Nefes alamayacak gibi oluyorum.

Annemle babama sokağa çıkma yasağı var, çok sıkılıyorlar, diye Netflix almıştım. Neye niyet, neye kısmet. Netflix dizileri, bu günlerde beynimin endişe maratonunu yavaşlatabilecek bir yöntem oldu bana. Hiç düşünmeden izleyebileceğim ve sürekli önüme perde gibi inen aynı sahneleri görmeme biraz olsun engel olabilecek sabun köpüğü diziler izliyorum. Ne televizyona tahammül edebiliyorum çünkü ne radyo dinleyebiliyorum ne de en sevdiğim müzikleri.

Travmanın içindeyken korkun ve endişen olmuyor aslında. Olup bittiğinde ve sen o kurgunun içinden kendini çıkardığında, geriye dönüp baktığında kafayı yemeye başlıyorsun. Dayanılmaz olan bu.

En başta hissettiğin çaresizliğin belki de 50-100 katını hissediyorsun bu şekilde bakınca.

Üstüne bir de paranoyak senaryolar çalışmaya başladı mı, dur durabilirsen. “Ya öyle olursa, ya böyle olursa” bir şekilde anlaşılır; ama “ya öyle olsaydı, ya böyle olsaydı”lar da başlarsa iyice kapana sıkıştın demektir. Cevapsız soruların kıskacındasın. Geçmiş olsun.

Sahne 5.

Bir aile kurmamış olduğuma üzülüyorum en çok, her koşulda sığınabileceğim güvenli bir limanım, hayat arkadaşım olmamasına. Ev karantinasında kendi kendine kalınca, bir gün, iki gün değil, haftalar, aylar olunca… Daha çok yabancılaşıyorsun dünyaya ve yalnızlığın yüzüne vuruyor. Sohbet edebileceğim, güzel sofralar hazırladığımda bana eşlik edecek bir eşim, korktuğumda sarılabileceğim, endişelerimi paylaşabileceğim, omzuna başımı koyabileceğim bir yarenim olmadığına üzülüyorum.

Özellikle herkesin daha çok içine kapandığı bu günlerde karşılaştığın her zorlukla tek başına başa çıkmak çok yorucu. Başka zaman olsa belki koşar gelirdi bir arkadaş ya da diğeri; ama şimdi korkularla içine kapanan bir kitleyiz. Her birimiz kendi dairemiz sınırlarında güvende sanıyoruz kendimizi. Dışarısı korku, içimiz korku, artık pandemi dünyasındayız.

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!