Seyahat

Kalimera Halkidiki :) (Pefkochori)

2007’de Atina’ya iş için gittiğim günden beri Yunanistan’ı çok seviyorum. Hem bizim gibi hem değil, hem muhteşem denizleri ve Türk mü Yunan mı tartışılır lezzetleri,  rahatlıkları, yakınlıkları ile bana iyi geliyorlar. Genç Yunanlıların sevmediği eski halk şarkıları bile hoşuma gidiyor, hatta Yunanca öğrenmek istiyor ama dil öğrenecek enerjim kalmadığını üzülerek fark ediyorum her denemede. İlk gittiğim dans kursu bile sirtaki kursu, daha ne diyeyim… 🙂

 

Kahvaltıda etli zeytinlerinden yiyor, hiç söylemeden masaya getirilen ekmeklere doyamıyor, hem turist hem de biraz buralı olabiliyorum. Oldum olası sevdiğim adalarını gez gez bitiremiyor, balığın ve diğer deniz ürünlerinin uygun fiyata çok iyi pişirildiği salaş lokantalarına gitmeyi seviyorum.
Atina’dan günübirlik geçtiğim adaları, bir gece treni ile ulaştığım Selanik’teki haftasonu gezisi, Midilli, Rodos, Mykonos, Sakız derken anakarada tatil yapmayı dört gözle bekliyordum zaten. Arkadaşlarımın planını duyar duymaz atladım; bu yazın sürprizi Halkidiki oldu 🙂

 

Halkidiki, ismini uzun zamandır duyduğum ve arabayla gitmek istediğim noktalardan biriydi. Gitmeye sadece 4 gün önce karar verdiğim, otel rezervasyonunu bile ancak 2 gün kala yapabildiğimiz için çok fazla okuma ve araştırma fırsatı bulamadım. Tek bildiğim Halkidiki diye anılan üç yarımadanın birine girişin izne tabi olduğu, diğerinin daha bakir ve sakin olduğu, bizim gideceğimiz Kassandra’nın ise en kalabalık ve turistik yarımada olduğu idi. Hadi o zaman yollara düşelim, bir de gidip görelim 🙂
Pazar günü sabah 08:00’de Maslak’tan yola çıktık; 11:00 olmadan Gümrük’ten geçmiştik bile. Yarısı kırmızı beyaz, diğer yarısı mavi beyaz boyalı Meriç nehri üzerindeki köprüden geçerken Türk askerine korna çalarak selam verdik, Yunan askerine de el salladık. Köprünün altında pirinç tarlaları…  Gerçekten duygulandım, ne yalan söyliyim…

 

Ara ara uyukladığım için yolu takip edemedim ama çok virajlı yollardan geçtiğimizi söyleyebilirim. Yol boyu kafam bir o yana bir bu yana düştü durdu… 7 saatlik yolculuk sonunda da Kassandra‘ya geldik. Dönüş yönündeki kalabalık, haftasonu için gelenlerin çokluğunu gösterirken, etrafa baktığımda yazlıkçı bir kasaba havası sezdim.

Anna Hotel

Pefkochori’de otelimizi çok zorlanmadan bulduk ve yerleştik. Bizimkisi otelle pansiyon arası mütevazi bir seçim olmuştu. Yol boyunca 5* oteller de var; dilerseniz daha konforlu seçenekler mevcut. Bizimki dediğim gibi yerli turistle birlikte ağırlıklı olarak arabayla gelen Sırp ailelerin kaldığı bir yerdi. Daha çok çocuklu ailelerin tercih ettiği bir otel olduğu da havuz çılgınlığı ve etrafta koşuşturan ufaklıklardan belliydi 🙂 Açıkçası böylesine plaj zengini bir bölgede havuz çılgınlığını anlamış değilim; ama neyse ne canım, oturmaya mı geldik, doğru denize…

 

Akşamüstü 16:30’da otelden çıktık, 5 dk.da plaja geldik. Halkidiki’de ilk deniz keyfimizi Golden Beach‘te yaptık. Nefissss… Pazar akşamı olduğu için belki de, çok sakindi ve yol yorgunluğunun da etkisiyle bana tam anlamıyla huzur verdi.

GoldenBeach-1

Şezlonglara yerleşir yerleşmez çalmaya başlayan İstanbul Constantinopoli ise manidardı 🙂 Türk olduğumuzu ilk bakışta anlamışlardı sanırım. Hemen kendimize sütlü ve orta şekerli birer frappe söyledik (€11) Nasıl özlemişim! 1,5 saat denizde kaldıktan sonra biraz sohbet ve içimize çektigimiz deniz kokusu ile çam kokusu… İyi ki gelmişiz!

Biraz yürüyüş yaptım, fotoğraf çektim, kumda koştum… Akşam sekize geliyor ve yerimden kalkmak bile istemiyorum.

Biraz daha bu sakin ortamın tadını çıkardıktan sonra istemeye istemeye kalktık. Zaten bizden ve karavan sakinlerinden başka da kimse kalmamıştı sahilde.

GoldenBeach-2

Otelde duş alıp hazırlanırken Tripadvisor’a göre bölgenin en iyi tavernası olarak anılan mekanda rezervasyon da yaptık: Ouzeri Tsapari. Otelden yürüyerek gideceğimiz bir mesafedeydi; ama ana caddeden gitmeyince ara sokaklarda biraz karıştırdık yolu,  birkaç kere sormamız gerekti. Birkaç dükkana girip çıktıktan sonra srmak için girdiğimiz kasaptaki çırak sağolsun bize mekana kadar eşlik etti de mekanı bulabildik. Nereden geldiğimizi sorunca İstanbul yanıtını alan adamın ikinci sorusu; büyük bir merakla sorduğu “Türkiye’de neler oluyor?” oldu ve ben de “bilmiyorum” diyerek geçiştirdiğimde samimi bir şekilde söylediği “dilerim herşey normale döner” cümlesi bana da umut verdi.

 

Sonunda tavernaya vardığımızda saat ona yaklaşıyordu ve o gözü dönmüşlükle masayı bir güzel donattık… Sipariş verirken sürekli sırıtan garsonun hallerinden biraz abarttığımızı anlamamız gerekiyordu; ama ilk siparişler masaya gelip porsiyonları görene kadar olacaklardan habersizdik… Masanın yarısını yiyemedik diyebilirim. Neler mi söylemiştik; nelerden çok her bir porsiyonun devasalığına dikkat çekerek sıralamam gerekirse: sarımsaklı ekmek, Greek salad, Tzaciki, kabak kızartması, stuffed eggplant, ızgara kalamar, karides kızartma… Kabak kızartmasını cips gibi yedik; doldurulmuş patlıcan bana acı geldi bıraktım. İçeceklerle birlikte üç kişilik hesap €56.

Tsaparis

Otele zorlukla yürürken havanın serinlediğini fark ettik, neredeyse üşütecek derece serin olması gündüz sıcağını düşününce gerçekten bulunmaz bir nimetti. Gerçi odanın ısısını düşürmek için klima gerekse ve uykum sıklıkla bölünse de ilk gün yorgunluğunu atıp ikinci günü iple çekmek üzere rüyalara daldım.

Diğer seyahat yazılarına da göz atmak isterseniz…

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!