Hayata Dair,  Seyahat

Mart’ta Floransa (ve Siena)

18 Mart 2016

Birbirimizi ne kadar uzun zamandır görmemişiz; Burcu’yla buluşunca susmak bilmedim. Konuşmaktan boğazım acıdı yani, o kadar…

Bologna havaalanı oldukça küçüktü, uçaktan yürüyerek girdik binaya. Kendimi küçük bir adaya gelmiş gibi hissettim. Şansımıza fuar sebebiyle şehrin doluluk oranı tavan yapınca burada konaklama bulamamış, Floransa’ya gitmeye karar vermiştik.

Floransa’ya tren ya da otobüs alternatifiyle ulaşmak mümkündü. Havaalanından direkt olduğu için otobüs daha kolay olacağa benziyordu. Zaten bugün grev olduğu için trenler çalışmıyormuş. Mecburen otobüs saatine kadar havaalanında beklemek zorunda kaldık. Güneşin altında kemiklerimiz ısınana kadar bekledikten sonra Appennino Shuttle ile kişi başı 20 Euro’ya Floransa’ya doğru yola çıktık. Uçakta olduğu gibi yolda da ben sürekli uyukladığım için etrafta ne var ne yoktu tam bakamadım.

Otobüs tren istasyonunun arkasında son durakta durdu. İlk önce burası mı acaba diye bakındık, sonra herkesin indiğini görünce biz de indik. Kalacağımız otel tren istasyonuna yakındı. Bir Cuma akşamı, tam herkesin her yere gittiği bir saatte dar kaldırımlarda çekçek bavullarımızla ilerlemek ve nerede olduğumuza bakmak biraz yorucu oldu açıkçası. İnsanlar üstüme üstüme geliyordu ve pek sevmemiştim civardaki sokakları, pek tekin gelmemişti.

Ama bunları yorgunluğuma verip yürümeye devam ettim. Room Mate Luca sade ve ferah odasıyla iyi geldi. Biraz soluklanıp dinlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıkmaya hazırdık. St. Lorenzo meydanında marketin dışında birkaç yer önermişti resepsiyondaki çocuk. Bizim listemizde de ZàZà diye bir yer vardı. Otelden yürüyerek çok kısa sürede meydana vardık. Marketin üstünde de yerler var demişti ama bize kapalı gözüktü, Pazar yeri de toplanıyordu zaten. Önünden geçerken beğendiğimiz, sempatik şirin, Osteria Pepo’ya girmeye karar verdik. Çıtı pıtı bir yer, biz erken gitmişiz ama bizden sonra teker teker masalar dolmaya başladı. Biz önden bir salata aldık, peşinden de makarna çılgınlığına başladık. Ben mantarlı tagliatelle aldım. En son da çikolatalı sufle ile geceyi bitirdik.

Yemekten sonra yürürken kendimizi Duomo’da bulduk, cidden etkileyici bir yapı. Trattoria San Lorenzo’yu da beğendik, yarın buraya gelebiliriz. Bir de önünden geçerken ilgimizi çeken La Menagere – üstelik bazı akşamlar canlı müzik olduğunu anlayabildik yazılardan. Nefis! Daha ne isteriz.

Çay almak için girdiğimiz Don Nino da enfes tatlılarıyla kalbimi çaldı, profiterol ve çikolatalarının kokusu hala burnumda…

19 Mart 2016

Otelimizin kahvaltısı çeşitlilik açısından bence fevkalade. Avrupa’da çoğu orta ölçekli otelde tereyağı croissant ve kahve dışında çok fazla seçeneğiniz olmaz. Bizim oteldeyse peynirler, salata çeşitleri, meyveler, sıcak sıcak fırından çıkan pastane ürünleri, maşallah herşeyimiz var. Ananas, çilek ve kavundan oluşan meyve tabağım tam seyirlikti.

Bu kısa tatilde aslında bir de Verona’ya gitmek istiyorduk ama biletler tek yön 40 Euro’dan başlayınca vazgeçtik. Tek tek diğer şehirlere baktık ve sonunda tek yön 9.5 Euro olması sebebiyle Siena’ya bilet aldık. Cumartesi günümüzün iki önemli mekanı, Galleria Accademia (Galleria dell’Accademia di Firenze) ve Uffizi (Galleria degli Uffizi) oldu. Tabii uzun zamandır seyahat etmediğim için müze kuyruklarını ve müze gezmenin kendine has yorgunluğunu unutmuşum. Bugün hepsini tek tek hatırlama şansı buldum 🙂

İlk durağımız olan Galleria Accademia’da başta meşhur David heykeli olmak üzere birçok büst ve heykel sizi bekliyor. David heykeli, cidden ellerinin üstündeki damarlardan, vücudunun kıvrımlarına her noktasıyla gerçekçi ve etkileyici… Müzeden çıktıktan sonra Palazzo Strozzi üzerinden Piazza della Repubblica yönüne doğru yürüdük. Atlıkarıncası yine beni hayallere sürükleyen güzel bir meydan. Meydanda Fiorino d’oro’da öğle yemeğimizi yedik. Burito peynirli salata nefisti, beni benden alan, elma ve armut dilimleriyle süslenmiş nefis bir salata. Peşinden Lazanya yedim.

Yerlere pastel boyayla resim boyayan ressamlar arasından yürüyerek Piazza della Signoria’ya geldik. Burası yine bir açık hava heykel müzesi meydan. Hemen köşede yer alan Uffizi’de yine bir süre sıra bekledikten sonra içeri girebildik. Oda oda düzenlenmiş galerinin tavanları gerçekten göz alıcı resimlerle süslüydü. Boticelli’nin Bahar ve Venüs’ün Doğumu tabloları galerinin benim için en güzel eserlerindendi. Galeriden çıktıktan sonra Ponte Vecchio’ya doğru gittik ama güneş vurduğu için istediğimiz gibi bir fotoğraf çekemedik. Burası Floransa’nın kartpostallarda en çok yer verilen köprüsü. Bir nevi kuyumcular çarşısı gibi. Yürüyerek ponte alle grazie’den karşıya geçtik. Gül Bahçesi, yokuşu çıkarken dikkatimizi çekti, insanlar kendilerini çimlere bırakmış, günün yorgunluğu için birebir. Güller açtığında da eminim nefis oluyordur burası. Floransa’nın panoramik manzarasını seyretmek için Piazzale Michelangelo’ya kadar çıktık. Gitarla şarkı söyleyen sokak sanatçıları, merdivenlerde oturup manzaranın tadını çıkaranlar, sevgililer, selfie çekinenler… Manzara gerçekten güzeldi. Burada güneşin batımına doğru şehrin hafif alacalandığı gölgelendiği halleri izlemek çok keyifli oldu. Biz de biraz yürüdük, farklı açılardan manzaraya baktık, sonra da hemen aşağıdaki cafe’de oturup birşeyler içmek istedik. O esnada bir gelin geldi merdivenlere ki aman Allahım, o kıyafet o makyaj o duruş nedimesi ayrı kendi ayrı frapan, damat da bir o kadar komik, görülmesi gerekiyordu. Biraz onların fotoğraf çekimine bakakaldıktan sonra cafe’de köşede bir yer bulduk. Ben latte içtim. Serin serin esmeye başlayıp kahvelerimiz de bitince hesabı ödeyip kalktık.

Biz aşağı inerken ellerinde şişeleri, günbatımını izlemeye gelenler vardı yukarı doğru çıkan… Markette alışveriş yapıp epey vakit geçirdikten sonra Ponte Vecchio’dan karşı yakaya geçtik. Köprü yine kalabalıktı, kukla oynatan kızı seyrettik biraz, müzikli kukla oyunu… Easter zamanı geldiği için süslemeler çıkmıştı, vitrinler çok şenliktiydi, Venchi’den çikolata alıp otele doğru yürüdük. Akşam yemeğini düşündüğümüzz gibi Trattoria San Lorenzo’da yedik. Otele yürüme mesafesindeydi. Ben bu sefer gnocchi yedim. Akşamın en güzel anları da tabii ki, hep istediğim gibi, La Ménagére’de canlı müzik dinlemeye gitmekti. Böyle nezih, sakin bir mekan. O kadar ferah ki, üst üste değil, oturma düzeni milim milim sıkıştırılmış değil… Fabrizio Moncata Trio – Trio da çalarken çok eğleniyordu. Çok keyifliydi.

20 Mart Pazar

Sabah 08:10 treni ile Siena yolcusuyduk. Trende yine uyudum. Trenden bizi şehre götürecek otobüsü bulmamız biraz vakit aldı. Otobüs dediysem aslında minibüs gibi ufakça bir taşıt, yokuşlarda, virajlarda hiç hız kesmeden bizi pek güzel savurdu açıkçası. Yine inip inmeyeceğimizden emin olmadığımız bir durakta kendimizi dışarı attık ve haritadan anlayabildiğimiz kadarıyla yolumuzu bulmaya çalıştık. Siena aslında biraz daha az soğuk olsa daha çok sevebileceğim tarihi bir şehir. Şirin bir dükkandan trüf mantarlı zeytinyağı aldım ve makarna baharatı, kendime bir minik Toscana tabağı, kardeşime de minyatür motor, arkadaşıma da Pinokyolu not defteri. Fotoğraflarda en çok yer alan meydanları, at yarışlarının da yapıldığı, Piazza del Campo’nun panoramik fotoğrafını çekmeye çalıştım ama güneş yine ters açıdan bakıyordu. Öğle yemeğini Archivio del Gusto adlı bir şarap barında yedik; ama mekanın içi bile soğuktu ve çok üşüdüm… Çok da yorulmuştum açıkçası, belim de ağrıyordu. Menü deniz mahsüllü ağırlıklı olduğu ve buraya gelmeden önce geçirdiğim alerji sebebiyle temkinli davrandığım için somonla yetindim.

Otobüs durağına yürüdük ve beklemeye başladık. Neyse ki bizim gibi bir turist yardımcı oldu da doğru otobüse binebildik. Tren istasyonuna giderken güzel panoramik manzaralar sunan yerler gördük. Tren istasyonunun karşısındaki AVM’de biraz vakit öldürmek istedik. Masada oturmuş teyzeler bildiğin çekirdek çitliyip gün yapıyorlardı. Cidden bu ülke diğer Avrupa ülkelerine benzemiyor. İlginç olansa medeniyetin beşiği, Rönesansın kalbi, koskoca Roma İmparatorluğu’nun büyüdüğü yerler buralar…

Trene binerken çay almak istedim, kıza to-go diye anlattığım çayı ancak birkaç kat Coca Cola bardağı ile verebildi. 15:18 treni ile Firenze’ye dönüş… Yine uyudum. Çekik gözlü sevgilisiyle istasyonda vedalaşmalarını izlediğim çocuk önüme oturdu. Ne aşktı ama…

Otele yürüyüp dinlendik ve nerde yiyelim diye araştırdık. Ben biraz bavul topladım. Yağmur yağmaya başlamıştı. Seçtiğimiz mekan şimdiye kadarkilerden daha uzaktı. Bu yüzden yürürken eğey ıslandık…

Duomo’ya, ordan Uffizi’ye, nehir kenarından yukarı çıktık. Eskiden hapishane olan bir yermiş: Le Carceri. Evaso salad güzeldi, enginar, yeşil salata, ewe peyniri, havuç yerine de domates ve zeytin. Şarap da güzeldi, dünkü gibi asitli gelmedi. Hatta ismini not ettim; Rosso Mentepulc bicch.

İnsanlar duvarlara yazı yazmışlar hep, ben de “Burda olmak çok güzel” diye yazdım. Makarna – peynirli ve patlıcanlı çok çok güzeldi ama tiramisuyu beğenmedik o kadar. Bir de Burcu’nun pizzasını çok bekledik ve gelince de yanlış geldi. Pek keyifli olmadı yani… Yalnız bizim önümüzdeki masadaki aile ve sohbetleri, özellikle mimikleri çok ilgimi çekti. Bütün akşam onları izledim diyebilirim. Bir de yan masadaki ailenin torunu çok tatlı bir çocuktu, bize de bol bol gülücük attı, o da çok güldürdü.

Floransa tatili de işte böyle bitiverdi. Sabah yine yağmurla uyandık, kahvaltıdan sonra markete gittik. Yine yağmur altında 1 saat boyunca Appennino Shuttle bekledik ve üşüdük… Havaalanı ve uçak.. ve eve varış… Sanırım ben böyle koştur koştur kısa gezilerdense daha çok keyfini sürebileceğim rahat seyahatleri daha çok seviyorum artık…

 

 

 

 

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!