Gönül İşleri,  Hayata Dair

Dora’ya

 

Onu ilk kez gördüğüm gün, aylardan Nisan, günlerden Salı’ydı. Fırtına çıkacak diye haber almış, vira diyememiştik bu sabah. Erken kalkmaya alışık olduğum için sabah güneş doğmadan uyanıvermiştim yine her zamanki gibi. Içimde bir sıkıntı, yerimde duramayıp kendimi sokağa zor atmıştım.

Buralı olmadığını hemen anladım. Dizlerine inen, beyaz üzeri sarı çiçekli bir elbisesi vardı. Üstüne kot ceketini almıştı, saçları omuzlarından dökülmüş, rüzgârla dalgalanıyordu. Kollarını göğsünün altına kenetlemiş, yavaş adımlarla yürüyordu dalgakırana.

Bana her ne hatırlattıysa bu görüntü, lise yıllarımdan tanıdık bir hisle içimde bir şeyler uçuştu. Ben olduğum yerde kalmış, onu izlerken, Thanos Dayı’nın sesi yetişti arkamdan. “Ne o Sotiri, nereye böyle dalgın dalgın, hayırdır?“ Yüzünde hınzır bir tebessümle benimle eğleniyor muydu emin olamadım; ama dayımın güçlü sezgilerini bildiğim için konuyu geçiştirmeyi seçtim. “Denize çıkmıyoruz bugün dayı, uyku tutmadı, biraz dolanayım dedim. Annem de seni sorup duruyor, uğramaz oldun artık bize.” Dayım gülümsemesini yüzünden eksik etmeden yanıtladı: “Gelirim Sotiris, gelirim, merak etmeyin. Bahçeyle ilgileniyim dedim, birkaç haftadır herşeyim bahçe oldu. Gelir, bir kahvenizi içerim bu akşam. Sen de fazla oyalanma bu havada, rüzgâr çarpmasın.” Ben de gülümsememi gizleyemeyip, “tamamdır dayı”, dedim, “selamlar Helen’e”.

Thanos Dayı’ya el sallayıp dalgakırana döndüğümde dalgalarda sağlı sollu sallanan tekneler dışında bir şey göremedim. Geri dönüp, geldiğim yöne doğru uzun uzun baktım, nafile. Hayal gördüğüme ikna olup beyaz elbiseli periyi aklımdan çıkardım. Bir saat kadar avare sokaklarda yürüdükten sonra, kahvaltıya geç kalmamak için hızlı adımlarla eve döndüm. Annem, nerde kaldın yine, deyince, dayımdan söz açtım, akşama geleceğini söyledim.

Öğleden sonra hava düzeldi, beklenenin aksine ne fırtına çıktı ne de tek bir damla yağmur düştü. Arka bahçede, yeni yeni çiçeklenen sakız ağaçlarının orda biraz kestirdim. Kızkardeşimin ödevlerini tamamladık akşamüstü. Dayımla yengem gelince biraz üç beş ettik, sonrasında çarşıya arkadaşların yanına indim. Kosmas’ın Yeri’nde oturduk biraz. Biraz tellendirdik, biraz efkârlandık, efkârlandıkça biraz daha tellendirdik. Vakit çok geçe kalmadan, eve döndüm, yarın sabah yelken açma vaktiydi.

Uykumda karabasanlar gördüm, boğa yılanları, örümcekler ve kaplanlar. Nasıl uyandım bilmiyorum; ama uyumak eziyetli olmaya başlayınca uyanabildiğine bile minnet duyuyor insan.

Balığa çıkmadığımız zamanlar, babamla en büyük keyfimiz Ege’nin serin sularında yakın adalara açılmaktı. Babam eski dostlarını gördüğü için memnun, bense uzaklaşmayı hep sevdiğim için, yaşadığım yer dışında bir yerde olmanın özgür hissini duyardım içimde. Yabancı bir koyda denize girmek, yeni bir kır kahvesinde buzlu kahve içmek ve hepsinin ötesinde denizin ortasında olmak, dünyanın merkezinde olmak gibi bir şeydi.

Sabah, babamla koşar adımlarla rıhtıma indik ve Isadora’yı karadan ayırdık. Halatları çekerken başımı biraz kaldırıp karaya baktığımdaysa onun silüetini seçebildim. Kayalıklara oturmuş, ufuk çizgisine takılıp kalmış gibiydi. Kolları yine aynı şekilde bağlıydı. Çocukça bir hisle, el sallamaya başladım ona, belki görür umuduyla. Ve gördü. Sol elini hafifçe yukarı kaldırdı, sallamadan, kıpırtısız havada tuttu bir süre, sonra indirdi.

Hayatımda ilk kez denize açılmak bu kadar içimi acıttı. Deli gibi dönmek istedim geri; ama çaresiz, güvertedeki yerimi aldım. İçime dokunan, tam olarak neydi bilmiyorum. Henüz yakından bile göremediğim, belli belirsiz seçebildiğim bir silüette ne vardı ki tekrar görmek için bu kadar can atıyordum. Kimbilir, belki yabancı olmak, bilinmezliğinden emin olmak ve biraz da bana okul yıllarımdaki bir hayali hatırlatan sessiz, boynu bükük duruşu.

Ertesi sabah daha gün ışımadan yine onu görmeye deniz kenarına indim. Tahmin ettiğim gibi rıhtımdaydı. Bir banka oturmuş, kâh denize bakıyor, kâh kucağındaki deftere notlar alıyordu. Ağır adımlarla yürüdüm, “oturabilir miyim” diye sordum. Cevap vermeden, başını önüne eğip yazmaya devam etti. Bankın boş köşesine, onu rahatsız etmemek için usulca, çekinerek oturdum.

Biliyor musun, uzaklaşmak da kâr etmiyor bazen”, dedi, başını defterden kaldırmadan. “Ne kadar uzaklaşsan da aynı düşünceler beyninde, yüreğindeki fırtına aynı, söyleyemediğin sözler de…”

“Ben, Dora”, dedi ve ilk kez gözlerimin içine baktı.

“Ben de Sotiris.”

Uzaklardan ve yakınlardan bahsettiğimiz iki hafta boyunca bir kere bile denize açılmadım. Dora, tahmin ettiğim gibi buralı değildi, ailesiyle birlikte İzmir’de yaşıyordu. Buraya gelişi de habersiz olmasa bile kelimenin tam anlamıyla bir kaçıştı.  Geri dönüşü kesin, süresi belli, yine de hayatta araladığı süre için çok değerli anlardı onun için. Latin Dili okuyordu Dora, mezun olduktan sonra Avrupa’yı dolaşacaktı. Hiçbir yerde oralı sayılacak kadar kalmamaya yeminliydi. Ne neden kaçtığını sordum ne de buraya neden geldiğini. Zaten biliyormuşum gibi kabullendim onu ve burada oluşunu.

Sahilde yürüdük uzun uzun. Sakız ağaçlarının arasından geçip tepeler aştık. Adanın dört yanında ayak izlerimizi bıraktık. Sakızlı kahveyi sevdi en çok ve gölgede pineklemeyi. Ona balık tutmayı öğrettim, o da bana uçurtma uçurmayı. Derken, dönmesi gereken gün gelip çatınca onu ben yolcu etmek istedim.

Yine rıhtımda buluştuk sabah. Kayalıklarda oturduk. “Belki de uzaklaşmak istemiyorum aslında, sadece yakında olmaya korkuyorum”, dedi durup dururken. “Fazla yakında olursan unutuyorsun çünkü. Ben de unutmaktan ve unutulmaktan, artık var olmamaktan korkuyorum en çok. Hem kendim hem sevdiklerim için varlığımı saklayıp daha çok hatırlanmayı seçiyorum belki.”

Elini tuttum ve iki elimin arasına aldım. Hiçbir şey söylemeden denize baktık. Ne kadar sürdü, bilmiyorum. Bir süre sonra ikimiz de aynı şeyi hissetmiş gibi ayağa kalktık. Çantalarını tekneye yükledik ve karşı yakaya doğru yola çıktık. O kısa yolculuk sırasında tek kelime konuşmadı. Ben de sessizliğini bozmak istemedim. Denizden oldum olası korkan bu genç kızın kaçışını bir adaya yapması çok dokunaklı geldi bana. Şimdi, karaya dönerken, onu korkutan bu denizin ortasında, aklından neler geçtiğini bilir gibi sustum ben de.

Kara göründüğünde derin bir oh çekti. Sımsıkı sarıldık ve iyi dileklerle vedalaştık. Bir şişe sakız likörüyle uğurladım onu, bir de kimbilir ne zaman açmaya cesaret edeceği kısa bir notla…

Uzaklaşmak özgürlük gibi gelirdi bana. Oysa şimdi sen uzaklaşınca özgürlüğümü de alacaksın biliyorum. Çünkü sen nereye gidersen git aklımdan hiç çıkmayacaksın.

Sevgilerimle,

Sotiris

 

Nilhan Fidan

20-29.03.2008

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

One Comment

  • gün ışığını seven

    Bir Gün.

    Bir gün gideceğim buralardan.
    Yanıma hiçbir şey almayacağım.
    Biraz hava, biraz oğul kokusu ve Ben.
    Sormayacağım hiç kimseye adres
    ya da bir tarif.
    Arkama da bakmayacağım hiç.
    Kimse Beni hatırlamasın
    ne önemi var?
    Ben de artık kimseyi tanımayayım
    fark etmez ki.
    Her gittiğim yer yeni bir ev,
    her gördüğüm yeni bir arkadaş,
    Ya da her tanıştığım kadın yeni bir sevda.
    Ama vazgeçtim, sevda da olmasın.
    Sevdalar Benim yüzümden solmasın.
    Bir gün gideceğim buralardan.
    Ve yanıma hiçbir şey almayacağım.
    Biraz hava, biraz oğul kokusu ve Ben.

    VA:F [1.9.22_1171]
    Rating: 0.0/5 (0 votes cast)
    VA:F [1.9.22_1171]
    Rating: 0 (from 0 votes)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!