Seyahat

Roma, Kasım 2019

Perşembe

Gitmelere doyamadığım İtalya, canım benim, ben geliyorum…

Sabah 11i 20 geçe inen uçağımdan okul çantamı tintin çekerek pasaport kontrole doğru yürüdüm. Hayatımda gördüğüm en boş sırayı fıldır fıldır dönüp üç dört kişi sonra memurun önündeydim. O da sağolsun, çat diye damgayı basıverdi, hoşgeldim İtalya’ya! Madem erkenden bitiverdi işlerim, e tek başımayım, bavulum da yok, taksiye binmesem diye düşündüm. Tren işaretlerini takip ederek diğer terminale geçtim ve 5 dakika sonra kalkacak trene biletimi alıverdim. Duyduk duymadık demeyin, Leonardo Express 32 dakikada Roma Termini’de olacak ve sadece 14 Euro.

İstasyona geldiğimde içimde yine kelebekler uçuşmaya başladı. Bu şehri seviyorum.

Güneşli, ılık bir havada, üzerimde sadece bir sweatshirt ile yürümeye başladım otele doğru. Tanıdık yerlerden geçtim; etrafa baka baka, güle oynaya yürüdüm. Sadece kargacık burgacık yollarda ve arnavut taşlarda bu okul çantasını çekmenin zor olacağını düşünememişim. O yüzden özellikle geniş aralıklı taşlarda giderken, yokuşlarda ve kaldırımsız yollarda çantayı sırtlanmam gerekti. Tıngır mıngır giderek 40 dakikada otele geldim. Şansıma odam da temizlenmişti, direkt check-in yapıp odaya geçebilirdim.

Otelim Exe Hotel della Torre Argentina. Burda birkaç sene önce de kalmıştım, yeri çok rahat. Odamı da sevdim, geniş gayet. Bir tek yatak rahatsız gözüküyor ve akşam deneyince göreceğim gibi garip sesler çıkarıyor; ama onun dışında herşey süper.

Canım Elifim de işlerini erken bitirip yanıma gelince tüm öğleden sonra bize kalmış oldu. Öğlen ikiye yirmi kala buluşmuştuk bile, daha ne olsun…

Önce Pantheon ve Aşk Çeşmesi’ne yürüdük, sonra Colosseum ve ordan Piazza Navona.

Aylardan Kasım olunca, sayısı haliyle azalmış; ama yine de turist var tabii. Bir yerde kahve içmek istedik; ama konuşup yürürken etrafa çok dikkat edemedik sanırım, yemek yerseniz dışarda oturabilirsiniz diyen amcanın restoranında bir pizza yemeye razı olduk. Sohbetten sonra yine kalkıp yürümeye başladık.

Colosseum’a vardığımızda hava kararıyordu. Yine kahve içecek bir yer bakmaya başladık ve kendimi daha önce hiç geçmediğim sokaklardan birinde buldum. Kahvenin yanında söylediğimiz kekin içi krema dolgulu ve tadı enfesti, hiç bu kadar beğeneceğimizi düşünmemiştik ama cidden bayıldık.

Dönüşte Colosseum’un önünden geçerken artık gökyüzü kapkaranlıktı ve tarihi yerler ışıklandırılmıştı. Gece de gerçekten güzel görünüyordu hepsi. Yürüyerek İspanyol Merdivenlerine gittik, hatta merdivenleri çıktık ve indik. Ordan da Piazza Navona. Meydan çok sakindi, Eylül’de geldiğimizde banklarda oturacak yer bulamadığımızı hatırlayıp güldüm.

Arka sokaktaki restoranlardan birine girip akşam yemeğimizi yedik; Ponte e Parione. Burası otele çok yakınmış zaten, 10 dakikada oteldeydik. 25bini geçen adım sayısı ve İstanbul’un 2 saat gerisinde olmamızın etkisiyle, erken de olsa yorgunluktan bayıldım ve uykuya daldım.

Cuma
Hem erken uyumamın, hem rahatsız bir yatakta yatmanın, hem de saat farkının etkisiyle sabah 6 olmadan uyandım. Yediyi biraz geçe de kahvaltı salonunda yerimi aldım. Kahvaltı son kaldığımız otel kadar iyi değildi; yiyecek çok şey bulamayıp fazla oyalanmadan odaya geri çıktım.

Saat dokuz olmadan otelden çıktım çıkmasına da daha sokağın köşesini dönemeden sağanak yağmur pantalonumu ve ayakkabılarımı ıslatmıştı, üşümeye başladım. Hasta olmaktansa yiğitliği bir kenara bırakıp çoğu kişi gibi saçak altına sığınıp yağmurun birazcık hızını kesmesini beklemeye başladım. Ama çok değil. Fazla uzun sürmeden hızı azaldı gerçekten de. Ben de kendimi o saatte açık bulabildiğim tek dükkan olan bir süpermarkete attım. İki dakikada nasıl ıslandıysam marketin şarküteri bölümünden geçerken bile üşüyüp titriyordum. Marketten ufak tefek birşeyler alıp Pantheon tarafına doğru yürümeye devam ettim.

Tam Pantheon’un orda yağmur yine hızlanınca, kahve içebilir miyim, diyerek açık gördüğüm bir yere oturuverdim. Meydanda, dikilitaş ve Pantheon manzarası sunan bu yerin ismi, Ritarno al Passato idi. Cappuccinom bitince kalktım, Pantheon’a girdim, hatta tahta sıralardan birine oturdum ve gözlerimi devasa kubbeye dikip tepedeki açıklıktan içeri süzülen yağmur damlalarını seyrettim. Yüksek tavandan aşağı düşerken adeta toz zerresi gibi gözüküyorlardı.

Sonra yine yürümeye devam edip en sevdiğim yerlerden Aşk Çeşmesi’nde buldum kendimi. Dün kenara kadar inmemize izin vermiyorlardı; ama baktım bugün izin var. Turist sayısı yine az ama her gelen selfie çekmeden gitmiyor. Gri bulutlu göğün altında muhteşem heykeller ve mermerde mavi mavi köpüren sular.

Aşk Çeşmesi’nin ordan otele doğru giderken Burcu’yla seneler önce geldiğimizde girdiğimiz Pinokyo dükkanının önünden geçerken buldum kendimi. Hemen canım yeğenim için birşey bakmak üzere girdim ve ahşaptan çok şirin bir isimlik beğendim. Kendime de iki tane kartpostal aldım. Yağmur yağarsa diye tedirgindim haliyle, hediye paketimi ıslanmadan otele bırakmak istiyordum, o yüzden mutlu mesut bir şekilde otele döndüm. Anneme ve kızlara yazdım, nedense 3G çalışmadığı için ancak otelden wifi ile Internete bağlanabiliyordum.

Tekrar dışarı çıktım ve Via del Governo Vecchio üzerinden tesadüfen ismini bulduğum bir cafe’yi bulmak için yürüdüm. Piazza Navona’nın arkasından dümdüz giden bir yol. Yol üstünde de çok şirin restoranlar var, sokağı çok sevdim.

Caffe Novecento. Çayları da var, gayet güzel. Yanına da kurabiye söyledim. Biraz kitap okudum, yanımda iki adam cappuccino içip ordan burdan konuştu. Tabii İtalyanca olduğu için detaylara hakim değilim ama güzel şeylerden konuştular sanırım 🙂

Otelin checkout saatini kaçırmamak için 12’ye 15 kala kalktım, yağmurda ıslanarak koşar adımlarla otele döndüm. Ne olduysa o ara oldu, bir anda ayağıma basarken acı hissettim, dizimde şiddetli bir ağrı başladı. Normalde en az 2 saat daha gezip sonra otobüsle tren istasyonuna, trenle de havaalanına gidecektim. Ama ne gezecek ne de havalimanında yürüyecek halim kalmıştı.

Otelden çıkınca sağ bacağımı sürüyerek zar zor ilerledim, fazla gitmeden de durdum. Yağmur hızlanmıştı, normalde aklımda başka şeyler vardı ama yürürken acı çekiyordum ve daha fazla gitmenin anlamı yoktu. Sola dönüp biraz yürüdükten sonra Campo di Fiori’de buldum kendimi, pazar kurulu, makarnalar, meyveler, sebzeler ve canlı çiçekler… Soldaki restoranın önünde duran adam beni içeri bir masaya çekmek için dil dökerken, ağır adımlarla yaklaştım ve yakında bir eczane olup olmadığını sordum. Neyse ki çok yakında vardı. Sonra bekliyoruz, diyerek bana yönü gösterdi. Eczacı abla birkaç şey önerdi, krem, hap, buz, patch. Dışarda buzu nasıl yaparım bilemediğim için sonunda bir patch alıp çıktım.

Restorana geri dönüp patch’i yapıştırdım, sonra da yemek sipariş ettim. Mekanın adı Barranale. Risottosunu beğenmedim, hatta beyaz şarabını da; ama zaten hiç bir şeyden keyif alacak halim yok. Ayağımı uzatıp oturdum, saat 2’ye gelirken artık kalkıp otelden taksi çağırmaya karar verdim. Taksiyle şıp diye havaalanına gittim, online checkin yaptığım ve hatta boarding pass’imi de bastığım için doğrudan güvenlik kontrolü ve pasaporttan geçiverdim. Tabii kapı numarasının belli olması için 2 saatten fazla beklemem gerekti. Şükür, o da belli olunca kapıya doğru yürümeye başladım. Maaşallah o da terminalin öbür ucuymuş ama olsun geçti gitti, şimdi uçaktayım. Yarın sabaha da doktor randevumu aldım, umarım dizim beni çok üzmez ve kısa sürede iyileşirim.

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!