Cosmoturk'ten,  Hayata Dair,  Seyahat

Berlin Duvarı

Yaz gerçekten bitmiş, kış ise tam manasıyla gelmemişken, Kasım ayını ufak bir kaçamakla kapama fikri hepimizin aklını çeldi. Yıl sonu yaklaştığı için projelerimizin arttığı, mesailerin uzadığı bir dönemdeydik; ama promosyon uçak biletlerinin de verdiği gazla rotayı bu kez de Berlin’e yönelttik. Ufacık bir bavul ve Internet’ten ya da eş dosttan bulunan üç beş adres ile kısacık bir hafta sonu gezmesi hepsi hepsi. Ama önemli olan gitmek… Gitmek, kalınan süreden daha uzun, daha güçlü izler bırakıyor insanda.

Yağmurlu bir Cuma akşamüstü İstanbul’dan yola çıkıp akşam saatlerinde kendimizi Tegel havaalanında bulduk. Tek sıra, sadece bir görevlinin kontrol ettiği pasaportlarımıza Almanya’ya giriş yaptığımız damgalandıktan sonra yarım saatlik bir otobüs yolculuğuyla şehir merkezine ulaştık.

Kocaman ve yüksek binalar bize Doğu Berlin’in izlerini yansıtıyordu. Otelimiz, otobüsten indiğimiz Alexanderplatz durağına yürüme mesafesindeydi. Süit odamız yeterince ferah ve birer duvarı boydan boya kaplayan siyah beyaz Alexanderplatz fotoğrafıyla benim için oldukça sevimliydi. Şahsen bayıldım; hatta evimin bir duvarını eski Beyoğlu fotoğraflarıyla kaplasam ne güzel olur diye düşündüm.

Otele yerleşip şöyle bir uzanıp nereye gidelim ne yapalım diye konuştuktan sonra yol yorgunluğu ve dolu midelerimizin “daha fazla yemek istemiyorum” nidaları arasında yürüme mesafesindeki Berlin TV kulesine gitmeye karar verdik. Görülmesi gereken yerlerde ismi geçtiği gibi 40 saniyede 200 metre yüksekliğe çıkaran asansörleriyle bize Berlin manzarası sunmayı da vaat ediyordu.

Berliner Fernsehturm, bizim gibi Beyoğlu’nda Salacak’ta Ulus’ta manzaraya doymuş İstanbullular için sıradan bir mekândı. Restoranda da yer olmayınca; kulenin bir iki yanından etrafa şöyle bir göz gezdirdikten sonra sırtımızı manzaraya dönüp bar taburelerine kurulduk. Barın çevresinde biriken kalabalığın alkollü alkolsüz tüm içecek siparişlerini tek başına hazırlayan barmeni takdirle seyrederken derin bir sohbete koyulduk. Tüm ziyaretçilerin siparişlerini yüzünde donuk bir ifade, müthiş bir dikkat ve hız ve tam bir Alman disipliniyle hazırlayan barmenimiz takdirimizi kazandı. Otele yürürken konumuz; kadınların iş hayatındaki davranışları üzerine gözlemlerimizdi.

Berlin’e gelirken en çok korktuğum şey üşümek hatta donmakken, Almanya sağ olsun beni makul bir soğukla karşıladı. Getirdiğim kazaklarla eldivenlere gerek bile kalmazken, bir önceki gelişimde dışarıda yürürken soğuktan donmamak için birden koşmaya başladığımı ya da yerimde zıpladığımı gülerek hatırladım.

Cuma akşamı, haftanın ve yolculuğun yorgunluğuyla erken bastırdı; odaya girince uyku daha da ağırlaştı ve kısa sürede hepimiz mışıl mışıl uykuya daldık.

Cumartesi sabahı zifiri karanlıkta uyandık; kahvaltı mekânımızı bulmak üzere Kollwitzplatz’a doğru yürümeye başladık. Rehber kitaplarda okuduğuma göre, zamanında entelektüeller ve sanatçıların gözdesi olan bölge, şu an Berlin’in elit tabakası için de cazibe merkeziymiş. Meydan ismini Käthe Kollwitz isimli bir kadın ressamdan alıyormuş hatta. Kollwitz’de çok sayıda cafe, restoran ve bar ile sabaha kadar eğlence devam ederken, güzel havalarda dışarıya taşan kalabalıklar yine burada konser ve festivallerle buluşuyormuş.

Cumartesi sabahı 9:30’da etrafta in cin yokken bile Kollwitzplatz’a gelince havamız değişti; güzel binalar, şirin cafe’lerini sevdik. Bir de Pazar kurulduğunu fark ettik ki, pazarda satışa çıkacak baharatlar, pastane ürünleri, kış çiçekleri, deniz mahsülleri ve son olarak henüz sadece afişini gördüğümüz gözlemeler bizi heyecanlandırdı. Pazar, her Cumartesi sabah 9’dan akşamüstü 4’e kadar açıkmış. Midemiz kazınırken neyse ki tam zamanında Cafe Anna Blume karşımıza çıktı. (http://www.cafe-anna-blume.de)

Kollwitzstraße üzerindeki Anna Blume, hem bir çiçekçi hem de çok lezzetli bir mutfağı olan, içeri girdiğinizde içinizi ısıtan bir yer. Ev yapımı pastaları, kahveleri ve geniş kahvaltı menüsü ile bizim de kalbimizi çaldı açıkçası. Anna Blume’da somonlu krem peynirli krep, croissant, peynir ve meyve tabağı, omlet, taze meyve suları, çay ve kahve sonrasında pasta ile noktayı koyduk.

 

Öğlene doğru Alexanderplatz’dan şehir turu alarak otobüsle Berlin’i gezmeye başladık. Zaman kısıtı olunca en doğrusu buydu; ama bir sonraki sefere daha çok yürümek lazım. Özellikle müzeler bölgesinde inip günün yarısını orada geçirebilirim diye tahmin ediyorum. MuseumInsel civarında, Spree Nehri üzerindeki güzel köprü ve heykeller de dikkatimden kaçmadı tabii ki. Branderburger kapısından sonra Victory Column, devamında bitpazarı ve antikacıları gördükten sonra alışveriş çılgınlığı yaşamak isteyenler için uzun bir caddeye uzandık. Wittenbergplatz’da bulunan Almanya’nın en büyük alışveriş merkezi KaDeWe, Postdamer Platz’daki yılbaşı panayırı derken Checkpoint Charlie’de otobüsten indik.

Checkpoint Charlie, 1961 senesinden itibaren Doğu ve Batı Berlin arasında ittifak geçiş noktası olarak kullanılan bir geçiş kapısı; aynı zamanda iki taraf arasındaki trafiğin de en yoğun olduğu bölgeymiş.

22 Ekim 1961 tarihinde Batı Berlin’deki üst düzey bir Amerikan diplomatın Doğu Berlin’deki opera binasına giderken durdurulması ile başlayan olaylar neticesinde soğuk savaş gerginliği tırmandığında 27 Ekim 1961′den 28 Ekim 1961’e kadar 16 saat boyunca Sovyetler Birliği ve ABD asker ve panzerleri bu noktada karşı karşıya gelmiş ve tek bir kurşun atmadan karşılıklı beklemişler. Söz konusu gerginlik, ABD başkanı J. F. Kennedy ile Sovyet başkanı Nikita Khrushchev arasındaki görüşmeler sonucunda giderilmiş.

 

Sadece müttefik askerleri, büyükelçiler, bu kişilerin aileleri, Federal Almanya’nın Demokratik Almanya’daki temsilcileri ve çalışanları ve Demokratik Alman üst düzey yöneticileri tarafından kullanılabilen bir geçiş kapısı ile bir ülkeyi, bir şehri ikiye bölmek… Checkpoint Charlie’de Zentrum Kalter Krieg (BlackBox Cold War) içinde dolaşıp panolardaki fotoğraflara ve yazılara bakarken içimi tuhaf bir his kaplıyor. Bambaşka ülkelerden Berlin’i ziyarete gelmiş bizler şu an özgürce buralarda gezinirken, biz daha küçük birer çocukken buralar ıssız, buralar tedirgin ve esaretteymiş belli ki. Ne kadar inanılmaz gelse de seneler önce bölünmüşlük varmış bu şehirde. Birbirini göremeyen akrabalar, Duvar’ı geçmeye çalışırken öldürülen insanlar varmış…

1961 Ağustos’unda geçici bariyerlerle inşa edilmeye başlanılan Berlin Duvarı, elektrikli teller, gözetleme kuleleri ve bekçi köpekleri ile çok katmanlı bir sınıra dönüşmüş. Şu an otelimizin olduğu Alexanderplatz’da 4 Kasım 1989’da binlerce kişinin protestosuna tanık olan Doğu Berlin, 9 Kasım 1989’da geçiş yasağının kaldırılmasıyla birlikte Duvar’a akın etmiş. Birkaç gün içinde 4 milyon kişinin sınırı geçtiği söyleniliyor. Duvarın yerle bir edilmesi neredeyse bir buçuk sene sürmüş. Düşünüyorum da duvar yıkıldığında kaç hayat çoktan yıkılmış, kaç insanın ruhuna öfke ve isyanla karışık bir his kazınmıştı kim bilir…

 

Diğer seyahat yazılarına da göz atmak isterseniz…

 

 

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Berlin Duvarı, 10.0 out of 10 based on 1 rating
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!