Cosmoturk'ten,  Hayata Dair

Denizle Rüzgârın Çağrısı

Yerimden yavaşça kalkıp güneş gözlüklerimi taktım. Arka bahçeye çıktım önce, borazan çiçekleriyle vişne ağacını geçip yavaş adımlarla yürümeye başladım. Ellerim ceplerimde, başım öne eğikti. Hanımelilerinin yanından sağa dönüp rampadan aşağı yürümeye devam ettim. Bahçelerdeki çeşit çeşit meyve ağaçlarına ve çiçeklere baka baka… Havuzun önünden sola saptım. Önümde uçsuz bucaksız bir deniz… Öğlen saat iki sularıydı. Güneşin tepede olduğu saatler, sabahtan beri devam eden lodosla sersemletmişti beni. Denizin önünde biraz durup baktım. Sonra sağ taraftaki banklara yöneldim. Bakla Burnu’ndan başlayarak iskeleye, plaja ve sağımda uzanan kıyı şeridine hâkim bir bankta oturup bağdaş kurdum. Kollarımı bankın iki yanına uzattım, başımı geriye atıp rüzgârın alnımdan şakaklarına değip bu dinmez baş ağrısını silip bitirmesini diledim.

Yanaklarımdan omuzlarıma inen rüzgâr, koyu maviden laciverde dönen denizde minik beyaz dalgalar yaratmaktaydı. Uzaktaki iskeleden bir sandal kalktı. İki kadın plaj boyunca yürümeye başladı. Gözlerimi ufka kaydırdığımda ne bir martı ne bir gemi görebildim. Sadece açık mavi göğün denize değdiği noktadaki hafif pus. Denizkestaneleri ve kayalıklarla yer yer kararan deniz, belli noktalarda turkuaza dönen o iç geçirten güzelliğiyle işte önümdeydi. Yüksek bir yamacın tepesinde, uçurumun tam dibinde, oturduğum şu bankın hemen önünde…

O denize kimleri neleri bırakmak istedi hafızam, saysam bin yıl sürer. Ne komik; hatırlaması yüzyıllar boyu, yaşarken bin saniye belki en fazla. Bir söz, bir jest, ne çok yere değip geçmiş, ne çok anı yıkıp yakmış bir ben bilirim. Bir bulutun içinden geçmek gibi hani, anlarla ölçebileceğin, yaşamadıkça bilmediğin bir heyecan tufanı… Sevdiğinle kavga etmek gibi, tuzu biberi olduğu için değil her zaman; ama bazen de ona kızmak çok yakıştığı için… Gün geliyor, onunla kavga etmeyi bile özlüyor ya insan, nefes alışını duymak ister gibi, göğsüne yaslanarak televizyon izlediğin günleri anımsar gibi.

Bu dalgalı denizin ve çevremdeki kuru çalılarda hışırtılar çıkarıp başımı döndüren rüzgârın anlattığı ne çok şey var. Bir uçurumun kenarında işte bir tek ben varım. Ne bir kol saati, ne cep telefonu; zırhlarım derseniz onları çoktan evde bıraktım. Öylece karşınızdayım. Diyeceğiniz ne varsa, buyurun, anlatın bana. Çünkü aklımı başımdan aldı bu rüzgâr. Beni yine yıllar içinde gelgitlere yolladı. Mantık, gurur, tutku, başarı ve ihanet… Pişmanlıklar bir yanda, kader diyip geçtiğimiz şanssızlıklar öbür yanda.

Bu gök kubbenin altında bu dalgalı denize bu kadar yakın; ama bu kadar uzaktayken bana mı öyle geliyor, yoksa denizin bir çağrısı mı var? Rüzgârın başına buyruk davranması boşuna değil. Bana söylemek istedikleri bir sırları var sanki. Benim duymaktan kaçındığım ama bir öğrenirsem belki biraz kendime geleceğim bir sırrı fısıldıyorlar kulağıma. Peki, yaşam ve seçimlerle kaderin kaçınılmaz inatlaşmasına dair bu sırrı taşıyabilecek mi yüreğim?

Ellerim ceplerimde, istemeye istemeye kalktığım banktan eve yürürken hala bu sorunun cevabını düşünüyorum. Ait olduğum yer, deniz ve göğün kucağıyken, her yaz sonu olduğu gibi, içimi burkan güz rüzgârlarıyla yine karaya dönüyorum.

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!