Sancılı vize randevusu yakalama sürecinin mutlu sonu beni Selanik’e getirdi. Neredeyse 20 yıl sonra, tekrar birlikteyiz Makedon prensesi.
Kendi içinde lojistik bazı zorluklar içerse de Selanik canlı sokakları ve cafe’leri ile güzel bir başlangıç oldu.
Konaklama araştırmak için fazla vaktim olmamıştı. Vize başvurusu için bulduğum oteli değiştirmedim, El Greco Hotel Thessaloniki’de kaldım. Kapıyı kapatırken kapı kolu elinizde kalan, yalıtımı düşük ve kliması sıcak hava üflemediği için tir tir titreten odam beni hayal kırıklığına uğratsa da otelin kahvaltısını beğendim. Özellikle tüm gün üşüdükten sonra sıcacık içtiğim sebze çorbası çok lezzetliydi. Ardından yediğim en az 4 çeşit börek de bir anlamda şehrin alameti farikası oldu. Bu şehri börekleri ile hatırlayacağımı söylersem yalan olmaz.
Ulaşım:
- Plajlara gitmediğimiz için Selanik içinde sadece yürüyerek dolaştık.
- Havaalanından X1 numaralı halk otobüsüne binerek geldik, sadece 2 Euro olunca tam balık istifiydi. Aristo meydanından kısa bir yürüyüşle otele vardık.
- Aslında otobüs otelin önündeki Kolombou durağından da geçiyormuş. Biz de Pazar günü dönüş için bu durağa gittik ve 10-15 dakika içinde otobüse binip rahatça oturarak havalimanına ulaştık.
- Havalimanından gelirken gişeden biletlerimizi almıştık ama şehirde gezmeye kendimizi kaptırınca dönüşte biletsiz bir şekilde binmek zorunda kaldık. Hem bozuk paralarımızı hem de kredi kartımızı hazır etmemize karşın otobüste bunlarla bilet alamadık ve sürücü satacak bileti (nasıl oluyorsa) kalmadığını söylediği için kendi içimizde biraz gerginlik yaşadık. Şoförün ise pek umurunda değildi, bizi son durağa kadar götürdüğü için sıkıntı olmadı.
Yeme içme:
- Local, hem Selanik’e varır varmaz ilk kez oturduğumuz hem de şehirden ayrılmadan önce son kez uğradığımız bir mekân olarak özel bir yere sahip. Açıkçası yumurtalı kahvaltılarla arası olmayan benim için hayatımda yediğim en lezzetli omletin de sahibi. Yumurta yerken bu kadar keyif alacağımı bir söylese dünyada inanmazdım; ama gerçek oldu. Üzeri Feta peyniri ve Greek salatası ile kaplı bu pırıl pırıl omleti asla unutmayacağım. Kahve de sunumu ve lezzeti ile beni benden aldı. https://localthessaloniki.gr
- Balconaki listemizde yer aldığı için White Tower’dan geri yürürken gözümüze kestirdik ve ilk günün yorgunluğunu orada attık. Cuma akşamı olması münasebetiyle işle ilgili telefonlar gelse de tadımızı kaçırmadık. Çok aç olmadığımız için fazla bir şey söylemedik ama her şey lezzetliydi. Benzer malzemelerle (domates, peynir ve patlıcan) ne kadar farklı yemekler yarattıklarını ve zaten asıl lezzetin içindekilerin tazeliğinden geldiğini bir kez daha fark ettim.
- Atina’da çok sevdiğimiz Ergon Selanik’te de var. Yürürken yanından geçtik ama girmeye vaktimiz olmadı. Yine yanından geçtiğimiz Canteen, Butler ve Noon gözümüze kestirdiğimiz ama girmediğimiz yerlerden oldu.
- Senol’a girme şansımız olmadı ama bir daha gelirsem baget sandviçlerinden ya da croissant’larından denemeyi çok isterim.
- Terkenlis kokusu diye bir şey var arkadaşlar. Arabaların vızır vızır geçtiği caddenin karşı yakasından bile tüm duyularınızla sizi esir edebilecek paskalya çöreği kokusuna dayanabilir ve yürüyüp gidebilirseniz bravo, siz azınlıkta olmalısınız. Vitrininden ayrı, içine girince ayrı güzel. Kalabalık ve fakat görevlilerin yardımınıza koşup siparişinizi hemen hazırlaması paha biçilmez, öyle sıcacık bir mekân. Bir daha gelirsem bademli kurabiyeleri buradan alacağım.
- Sanırım bu ülkede profiterol ve ekler konusunda Choureál çılgınlığı yaşanıyor. Dükkânda sırada bekleyenler, kapısının önünde ayakta yiyenler, içerde oturanlar, paket yaptırıp yolda yürüyenler hatta alışveriş caddelerinde yürürken bir yandan profiterollerine yumulanlar… Çikolatanızı ve üstüne koyabileceğiniz topping’leri ayrı ayrı seçmenize, bir anlamda profiterolünüzü kişiselleştirmenizi sağlayan konsept tutmuş belli ki; ama ne yalan söyleyeyim benim gibi bir kaşık tatlıyla içi bayılan birine küçük bir porsiyon bile fazla geldi ve midem pes etti. Yine de gitmek isteyenler için belirtmiş olalım, ödüllü mekânın Atina’da ve Selanik’te şubeleri var.
- Atatürk Müzesi’nden geri dönerken gördüğümüz Meze Bar Naftiliaki’de uzun ve kalabalık masalarda şen kahkahalar vardı. Gitmedik ama denemek isterdim.
- Blé isminde de geçtiği gibi bir tadım galerisi, daha doğrusu tadım cenneti. Sabah kahvaltısı için nefis hamur işlerinden seçebileceğiniz gibi tezgahtaki farklı çeşitlerden seçip tarttırarak kendinize özel bir kahvaltı tabağı da hazırlayabilirsiniz. Midemizde yer kalmadığı için tatlılarından deneyemedik ama mini pastalar, tartlar, sandviçler çok güzel gözüküyordu.
- İlk gün yaşadığım kara kış soğuğundan sonra güneş açıp sıcaklıklar yükselince Selanikliler ve turistler sahildeki mekanlara hücum etmiş olmalı ki hafta sonu Liman’dan neredeyse White Tower’a kadar yürüsek de denize karşı oturmak için boş yer bulamadık. Geri dönerken gözümüzü dört açıp yer aramaya devam ediyorduk ki Pepper’in içeride ve üst katında da oturma alanı olduğunu fark ettik. Kaldırım üstünde de olmayıverelim canım. Hatta üst katta araba trafiğini de görmeden sırf deniz manzarası keyfi yaşayarak kahvelerimizi içtik. Arkada çalan parça da sesinden tanıdığım Candan Erçetin’in Avant yorumuydu, gayet hoşuma gitti.
- Foul tou meze yine ödüllü bir yer ve listemizdeydi. Çok kalabalık, sırada beklemeyi göze alanların sayısı da az değil ve yine her şey çok lezzetliydi. Yemekten sonra sahile yürüdük. Denize vuran ay ışığı şahaneydi. Limanın oradaki kalabalık nereye girmeye çalışıyor diye araştırınca burada ikinci el festivali olduğunu anladım ve açıkçası çok da şaşırdım.
- Yine limanın orda, Limani’nin önünden geçerken güzel gözükmüştü. Son günümüzde biraz sıra bekleyip burada kahve içme şansı bulduk.
Gezme görme:
- Atatürk Müzesi maalesef kapalıydı. Dışarıdan da görünebilecek bir kısmı yok aslında; ama yine de yanına kadar çıktık.
- Aristotle Square, dönüp dolaşıp kendimizi bulduğumuz meydan. Electra Palace, bizim köhne otellerden sonra haliyle göz doldurucuydu.
- White Tower, Hagia Sophia Cathedral, Catacombs of Saint John, Palace of Galerius, Arch of Galerius, St. George Square, Rotunda geçtiğimiz gördüğümüz yerler arasındaydı. Aya Sofya’da çığlıklar içinde bağıran bir bebeğin vaftiz törenine tanıklık edip hayatın hiçbir yaşta kolay olmadığını düşündük.
- Selanik denilince ilk akla gelen yer, Arnavut kaldırımlı Ladadika bölgesi. Cafe, restoran, bar ve tavernaları ile mutlaka yolunuz düşer. Zamanında burası, özellikle zeytinyağı ve baharat ticareti için öne çıkan bir bölge olmuş. 1917’deki büyük yangında hasar görmekle birlikte 1990 sonrasında yenilenerek tekrar canlandırılmış.
- Seafront Fountains’a gitmedik; ama havalimanına dönerken yanından geçtik.
- MOMus’ta Frida Kahlo fotoğraf sergisi vardı. Gitmedim ama bu müze aklınızda olsun.
- Bu kadar üşüdükten sonra plajlara gitmek tabii hayal oldu ama Agia Triada Beach (72 OASTH otobüsü ile), Angelochori Beach (72A otobüsü ile) ve ayrıca Potamos Beach not almışım.
- Kordon boyunca piyasa yapmadan olmazmış. İleri geri yürüyenler arasından şansımıza boş bir bank yakalayıp denize karşı dakikalarca oturduk. Güneşin altında o an fark etmediğimiz gerçek ise havalimanına dönünce anlaşıldı. Sanırım Selanik ilk gün kar havasıyla bizi karşıladıktan sonra dönüşte bir nevi güneş çarpması hediye etmek istemişti. İstanbul’a dönerken yanaklarımız kıpkırmızı, yanıyor ve zonkluyordu.
Alışveriş:
- Şehirde ilk adımlarımızı atarken Ermou’nun paralel sokağında Antonis Fakidis’in önünden geçerken vitrininde ince balık figürlü bir kolye dikkatimi çekti. Çok zarifti. Sonra kendi üstümde o kadar beğenmedim ama oradan başka bir balıklı kolye aldım. Balık burcu değilim ve denizle de aram yok. Yine de belki de bu sebepten bu tasarımlarda beni çeken bir şey var.
- Baloo önünden her geçişimde beni kendine çekti ve son gün dayanamayıp içine girdim. El yapımı oyuncaklar ve özellikle tavandan asılı olan dekoratif objeler çok hoştu. Hiç aklımda yokken, ufak boyda bir tablo aldım. Bir zeytin ağacı ve sandal. Ege’nin kollarında bir hayal kurmak için…
- Casa dell’ arte’nin ne zaman önünden geçsek kapalıydı. Eminim içine girebilsem sevdiğim birçok şey bulurdum.
- Turistik eşyaların olduğu The Place, Türkiye’ye gelmiş olsa da görünce mutlaka girdiğim Flying Tiger, giyim kuşam için de Parfois, Zara, H&M, Penti, Yamamay, Sugarfree gibi mağazalara uğranıldı elbet.
Tekrar görüşmek üzere, kalimera sevgili Selanik!
