Cosmoturk'ten,  Seyahat

Pastoral mutluluk

Vişne çiçek açmış. Zakkumlardaysa henüz ses yok. Otlar bürümüş ön bahçeyi, güller durgun henüz; ama yaralı çam büyümekte. Borazan çiçeği çiçeksiz ve başıboş kalmış; söktüğümüz sarmaşıksa tekrar uzamış.

Bahçede kahvaltı etmenin tadına doyum olmaz. Yüzüme vuran güneşe inat, birkaç saat fazladan yaşadığım uyku masalından yeni kalkmış, masaya az önce oturmuşken, boynumdan kollarıma ve kemiklerime işleyen sıcaklığıyla güneşe göz kırpıyorum. Üzerimdeki tatlı mahmurluğu bir yana atar atmaz fotoğraf makinesiyle vişne ağacının, gelinciklerin ve zeytinin arasında dolanmaya başlıyorum. Adını bilmediğim sarı, mavi, turuncu kır çiçekleri ve yabani otlar arasında yürürken kendimi çocuk gibi hissetmemek için hiçbir neden yok. Anneannemin bahçesinden topladığım çiçekler ve otlarla, yaprakların üzerindeki çiy tanelerine dokunduğumda içimi kaplayan derinliği yine hissediyorum işte. Tıpkı çocukluğumdaki gibi.

Öğlene doğru köye gidip alışveriş yapıyoruz. Köyde, tek tük insan dışında görebildiğim tek canlı, yolun ortasında gezinen tavuk ve uykudan gözlerini açamayan kıvırcık tüylü bir köpek. Balıkçının taze taze getirdiği çupralardan da alıp eve döndüğümüzde öğle yemeği vakti de gelmiş, biz de hayli acıkmışız. Sabah sucuklara bana bana nasıl yediysem şimdi de tabağımdakileri sıyıracak bir iştahla yiyorum. Öncelik, acı biberli menemenle taş fırın ekmeğinde. Kaymaklı köy yoğurdunun tek kusuruysa benim kaymaktan huylanmam. Ama bu bile dert değil. Yüzümü buruşturmamla yemeğe devam etmem bir oluyor. Yemek bitince midemde keyifli bir doluluk; hemen arkasından içtiğim orta şekerli kahve ile de tatlı bir huzur geliyor. Yanında yediğim siyah çikolatanın tadı ise bir başka… üzümlü, bademli, fındıklı hem de…

Ne televizyonla ne saatle işim var. Zaman nasıl akıyor, ancak güneşin konumundan anlayabilirim. Ota böceğe çiçeğe bakıp derin derin nefes almak dışında yapmak istediğim hiçbir şey yok ki… Denizin üstünde deli bulutlar dolanıyor, bir pır pır uçak önümüzden geçiyor ve derken yağmur başlıyor. Güneşte bacaklarımı uzatıp kitap okumak için dışarı çıkardığım sandalyeleri içeri alıyorum. Müziğin sesini biraz daha açıp ıhlamur çayımdan içiyorum. Yemek, içmek, bir de uzun uzun uyumak… Annemin “iki gün için bile gelinirmiş” dediği kadar var. Dörder saatlik yola da değer.

Körfez, dakikalar içinde renkten renge döner ve az önce başlayan yağmur azalıp, bulutlar hafifçe aralanıp güneşin ufka değmesine izin verirken… Ben doğayı seyredalmanın ve kuş seslerine kapılmanın mutluluğunu yaşıyorum. Doğa canlanmış. Çobanın otlatmaya getirdiği koyunların meeee’lerine uyanıp yavru kuzuların yeni yetme yaşam çabalarını görüyorum. Böyle bir pastoral resimde yer aldığım için ne şanslıyım.

Yolda gördüğüm ve içime işleyen o parlak sarı çiçekler gibi, bundan yıllar önce de, kendime güneşin kızı adını taktığım günlerdeki gibi içimde kıpır kıpır birşeyler var. Yaşamak ve sevmek dışında her şeyi hiçe sayan saf bir mutluluk işte, başka bir şey değil…

 

Diğer seyahat yazılarına da göz atmak isterseniz…

 

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!