Hayata Dair,  Seyahat,  Yeni Yayınlananlar

Haftasonu Amsterdam

Çiçekli büyük kumaş çantama dün akşam tıktığım pijamalarım, birkaç tshirt, sweatshirt ve kotla birlikte yollara düştüm yine. Bu sefer istikamet, Ayşe’ciğimin yaşadığı güzel şehir Amsterdam. En son 2006 senesinde gezmeye gittiğim (Bkz. eski yazılar Sular Ülkesi I  ve  Sular Ülkesi II: Amsterdam’da); sonrasında geçen sene sadece 1 gece kalacak şekilde, iş için gidebildiğim yer. Güneşi benim standartlarıma göre az da olsa, burada yaşarım ben arkadaş, diyebileceğim bir Avrupa şehri.

Sabah erkenden havalimanına doğru yola çıkıp, pasaport, güvenlik kontrol, lounge’da magazin keyfi derken “lütfen kapıya gidiniz” anonsu ile Amsterdam uçağımın beklediği kapıyı buldum, bir süre bekledikten sonra da cam kenarındaki koltuğuma yerleştim. Yaklaşık üç buçuk saatlik yolculuğun ve neyse ki kısacık vize kontrol kuyruğunun sonunda, kanallar şehrine doğru emin adımlarla yürümeye başladım.

Schiphol’dan şehir merkezine giden tren için kiosk’tan biletimi aldım ve 20 dakika içinde kendimi şehrin merkezinde, Central Station’da buldum. Benim gibi İstanbul’un iki yakasını arşınlayan trafik canavarları için ne büyük bir lüks. Bir kez daha medeniyet göz kırptı bana işte.

Bulutlu, gri ama beklediğimden çok daha sıcak bir hava karşıladı beni Amsterdam’da. Yağsam mı yağmasam mı diyen bulutların altında arkadaşımın evine doğru yürümeye başladım.

Ayşe’cim sağ olsun beni kapılarda karşıladı, elleriyle yaptığı yorgunluk kahvesinden ikram edip güzeller güzeli golden retriever Fındık’ın benimle arkadaşlık kurma çabalarını gülerek seyretti. Akşamüzeri, Fındık’la yürüyüşe çıkıp Fındık’ın bu muhitteki arkadaşlarını, hangisinin baştan çıkarıcı hallerinin Fındık’ı deli ettiğini, hangisini görmekten hoşlanmadığını, annesinin sözünü dinlemeyip ufacık köpeklerin peşine takılmaya çalıştığı hovardalık hallerini, şehir hayatına alışırken çektiği sıkıntıları dinleme fırsatı buldum.

Akşam yemeğimiz Reguliersgracht’ta Tapas Tia Rosa’daydı. Bir sürahi Sangria eşliğinde, patatas tia rosa, gambas al pil pil (karides tava), esparragos (yufkaya sarılı kuşkonmaz), berenjenas rellenas (bir nevi karnıyarık) gibi tapas’larla keyif ve mesudiyet…

Cumartesi sabahına, bugün yağmur yağar mı yağmaz mı, aman yağmasın, bugün yürüyüş yapmak istiyoruz, diyerek uyandık. Kahvaltıyı, yürüme mesafesindeki Bagels & Beans’de afiyetle yaparken, bir yandan da uzun süredir görüşmemiş küçük bir Türk buluşması da oldu. Türkçe konuştuğumuzu anlayan garson kızımız, yanımıza usulca gelip Türkiye’den olup olmadığımızı sordu, dilimizin ne kadar ritmik bir tınısı olduğunu söyledi, ben İstanbul’u, Ankara’yı ve İzmir’i biliyorum derken hepimizle memleketli çıktı adeta. Bonus olarak da, ben bir de şarkı biliyorum, diyerek “esmerim biçim biçim, ölürüm esmer için…” diye şarkı tutturmaz mı… Kendisi alkışlar ve kahkahalar arasında tüm masayı fethetti.

Bagels & Beans, ferah, renkli, hoş bir cafe. Organik ve sağlıklı ürünler sunması dışında, lezzetli bagel ve yoğurdu, renkli fincanları ve sunumuyla kalbimi fethetti. Gerçi siparişimi alan garson çocuk, “size fazla gelmesin??? Bana bile fazla gelir ki ben çok yerim” diyerek hem bagel hem yoğurt isteğimi sorgulamıştı; ama ikisini de sildim süpürdüm. Sucuklu, menemenli, ballı kaymaklı kahvaltıları olmayınca bu kadarını bana fazla görmelerini anlayışlar karşıladım. Yoğurt demişken, içinde kabak çekirdeği, ceviz, dut, kenevir tohumu, ham kakao, polen gibi bilumum yemiş ve tohum barındıran Superfoods’dan bahsediyorum. Mucizevi bir şey. Sayesinde saatlerce acıkmadan Amsterdam’ı yürüdüm desem yalan olmaz…

  

Rembrandtplein, Ali Ocakbaşı’nın açıldığı köşe, Heineken binaları ve müze, De taart van m’n tante, De Pijp, Albert Cuypmarkt pazarı ve Museumplein… Bu arada pazar, Avrupa’da gördüğüm en renkli pazarlardan biriydi. Ne ararsan var. Eşofman, tshirt, iç çamaşırı, elbiselerden aksesuar ve dekoratif eşyalara, balık, sebze, meyve ve zeytine herşey var. Ekmek arası zeytin satarken de gördüm üstelik. Sonra biraz dinlenmek için şık mağazaların dizi dizi uzandığı PCHooftstraat’ta CaffePC’de oturup birer kadeh prosecco eşliğinde sandviç atıştırdık.

Derken tuhaf bir şey oldu; oturduğumuz yerin iki masa ötesinde şangır şangır kepenk kapanıverdi. İyi, altında insan falan yoktu. Herkes hayretle bakarken garsonlardan biri elinde kumandayla geldi ve kepenki kaldırmayı başardı. Herkes önüne döndü ve içeceklerinden bir yudum aldı.

Eve dönüş yolunda markete uğradık, cheesecake ve kahve keyfinden sonra akşam yemeğini şehrin trendy restoranlarından birinde, Izakaya’da yedik. Sunum, lezzet, ambians için şehrin yükselen yıldızı diyorlar. Bence hem Amerikalı hem havalı ve eğlenceli, şahsına münhasır bir Japon güzeli.

Bu kısacık iki günün sonunda; ben İstanbul’a dönmek için yola çıkarken, Amsterdam da güneşli bir güne hazırlanıyordu. Tekrar görüşmek üzere güzel şehir, güzel insanlar, sevgili arkadaşım herşey için teşekkürler… Ve Fındık, bence sen Paspas’tan iyilerini hak ediyorsun dostum…

 

Diğer seyahat yazılarına da göz atmak isterseniz…

 

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!