Cosmoturk'ten,  Hayata Dair

Gençtik, Liseliydik

Hiç kahvenizin buğusuna bakıp daldığınız oldu mu? Uzaktan geçen bir geminin güvertesinde o birini aradığınız ya da gün batımlarında pencerenize konan o serçeyi beklediğiniz anlar oldu mu hiç hayatınızda?

O kahvenin kokusu tüm koridoru kaplardı ve ben derse yetişmek için hızla geçmem gerekirken, elimde olmadan yavaşlardım. Beni Brezilya’ya ya da sahildeki cafe’lere taşımazdı, hayır; ama lisenin içinde havalanan bu koku yaşamın güzelliğini hissettirirdi bana. Bir kez daha baskın çıkardı hayatın bize sunduğu tatlar. O kış soğuğu ve servisler bizi yukarda bıraktığında yokuştan kaymamak için özel bir dikkatle indiğimiz sabahlar unutulurdu. Bir kar topu olurdu elimdeki ve gülerdim kahkahalarla.

İlkbaharı karşılarken yıllar, beyaz pembe çiçeklenen ağaçlara, eflatun salkımlara takılır kalırdım. Çimenlere inen merdivenleri takip ettiğimde, önümde uzanan yeşillik beni uzaklaştırırdı her şeyden. Boğaz’dan geçen gemiler daha yakın görünürdü, kaptan köşküne girebileceğimi sanırdım. Papatyalar toplayıp saçıma takardım, uzanır yatar, bulutlardan hayal resimler yapardım öğleleri.

Bazı şeyler korkutmazdı o zaman sanki beni. Daha mı gençtim, daha mı cahil; yoksa ölümsüz mü sanıyordum kendimi? Üç kız, kantinde oturup simit yerken çay içsek yeterdi. Kompozisyon sınavlarından yüksek notlar almamın sebebi daima cam kenarına oturmam, yazarken dışarıdaki manzaraya bakıp ilham almamdı biraz. Ayçöreği beni mutlu ederdi, bir de kakaolu süt. Belki çocuk olurdum onlarla, en çok 10 yıl geriye götürse de, buydu işte çocukça mutluluğum.

Saatlerce yürümekti büyük caddelerde; param ona yettiği için kendime sadece bir bileklik, bir de poster alabilmekti. Öğle aralarında piyano odasında nota bilmeden şaheserler yaratmaktı. Emprovize oyunlar sahneleyip, avaz avaz Sezen Aksu söylemekti ilk gençlik. “Little Fifteen” bendim, minik kız derdim kendime, saçlarımı dağınık bırakır, yıllık fotoğrafı çekilmeden önce asla tuvalete doluşanlardan biri olmazdım. Böyle de prensip sahibiydim.

Amerikan salatasına bayılırdım, bir de portakallı gazoza. Yemekhaneden hiçbir zaman nefret etmedim, köfteden de. Mandalina kabuklarını küçük küçük koparıp savaş yaptığımız olurdu, çimleri sulayan fıskiyelerin altına girip ıslandığımız sıcak günler de… Silgileri havaya atar tutardım, sonra kalem atıp tuttum. Ne kadar yukarı fırlatırsan o kadar başarılısın. Tavana çarpıp aşağı düşen tükenmez kalemi üç parmağının arasında yakalayabilirsen, sen gönüllerin şampiyonusun! Peki ya kalem çevirmeye ne demeli. Derste hocanın dikkatini dağıtacak ölçüde, kalemi sağa, sola çevirip, taklalar attırmak. Ne ayıp şey!

Sıkıntıdan mıydı bunlar yoksa yerimize mi sığamıyorduk? En yakın kız arkadaşlarımızla eteklerimizi değiştirdik, pileliye alışmışken dar etekle kendimizi tuhaf hissettik. Nasıl tenis topuyla tek kale maç yapıldıysa, kalemler de toka oldu, ataçlar küpe. Cuma akşamları, bayrak töreninden sonra yüzler daha çok güldü. Koridorlarda şakalaşıldı, tören öncesi etek ya da pantolonlara sıkıştırılan gömlekler tekrar dışarı çıktı.

Ve bir hafta sonu ya da daha uzun bir tatil sonrasında birbirimizi orada bulduk daima. Uzun yıllar bir arada geçti; neşe içinde, kavgalı ve kırgın. Birbirimizi sevdik, birbirimizden nefret ettik. Gençtik, liseliydik, güzeldik. İyi ki vardık.

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!