Hayata Dair,  Seyahat

Deniz ve mehtap sordular seni neredesin…

 

31 Mayıs 2013, Cuma

Birkaç hafta önceden aklıma koymuştum. Buralardan uzaklaşmak, özellikle de kafamı dağıtmak için İzmir’e gitmeye karar vermiş, uçak biletimi almış, otel rezervasyonumu yapmıştım. İnsanların “neden İzmir?” ya da “neden Çeşme değil?” sorusuna, her seferinde bir başka cevap verirken Ege’nin incisinde, şehrin içinde bile huzurlu bir inziva yaşayabileceğimden o kadar emindim ki… Ege, kalbimi her seferinde ya rüzgârlı bir koyda ya da bir balık sofrasında bıraktığım coğrafya… Zeytini, otları, serin suları, tarihi ve medeniyetiyle özgürlük gibi, güzellik gibi, rahatlık gibi bir şehir, İzmir.

Cuma sabahı bu üç günlük kaçamağın bana çok iyi geleceğinden emin bir şekilde kalktım, giyindim ve havaalanının yolunu tuttum. Hiç acelesiz, ağır hareketlerle yürürken kendimi de oraların hızına alıştırmaya çalışıyordum. Uçağa çağırmalarını beklerken raflarda yerini yeni almış bir kitaba, Ayşe Kulin’in Dönüş adlı romanına başladım. Hatta uçakta kitabı yarıladım.

İzmir’e varmam tam öğle saatine gelince tahminimin ötesinde bir sıcakla karşılaştım. Neyse ki Atatürk Caddesi üzerinde, gayet merkezi bir noktadaki otelimi elimle koymuş gibi buldum da canıma tak etmeden kendimi odaya atabildim. Üçüncü kattaki odaya çıkıp bavulu bir köşeye şapkamı yatağın üstüne fırlattım. Perdeleri açınca gördüğüm deniz yüzümü güldürdü; işte bu be, dedim. İşte bu.

Bu hafta içi özgürlüğünü doyasıya çıkarabilmek için fazla oyalanmadan çıktım. Alsancak yönüne doğru aklıma esen sokaklara dala çıka, güneşten kaçmak için ağaç altları araya araya yürüdüm, yürüdüm… Çalışanlar öğle arasında olduğu için çoğu restoran takım elbiseli tiplerle doluydu; bugün takım elbiseli halimden uzaklaşmaya ant içtiğim için hiçbirine girmedim. Yürümeye devam ettim. Sevgi Yolu’ndan geçtim, Alsancak’ta dükkânlara girdim çıktım, hatta elbise denedim de bedeni yok diye alamadım. Sonunda sakin bir cafe’de oturup kendime güzel bir yemek ısmarladım. Fesleğenli ayranımdan içerken kitabımdan da birkaç sayfa okumayı ihmal etmedim.

Hava biraz gerekenin üzerinde sıcak da olsa her şey gayet güzeldi.  Sıcaktan kendimden geçip biraz dinlenmek ve gölgeye sığınmak için otele gidince iki saate yakın uyumuşum. Kalktığımda artık güneşin zararlı ışınları diye bir derdim de kalmamıştı.

Kemeraltı Çarşısı’nda parti süsleri, sünnet kıyafetleri, abiye, dibek kahvecileri, şerbetçiler arasında rüyada gibi gezindim. Konak Meydanı’na yürüyüp Saat Kulesi’nin karşısında bir bankta oturup etrafı seyrettim. Güvercinler, günbatımına yakın göğün aldığı renkler, fotoğraf çektirenler, simitçiler, etrafta koşturan çocuklar… Çok güzeldi. İşte ben bu şehirde yaşarım, dedim kendi kendime.

Yürürsem günbatımını kaçırabileceğimi düşündüğüm için Asansör’e taksiyle gittim. Hiç huyum değildir; ama taksi şoförüyle sohbete bile giriştim. Asansöre çıkan Dario Moreno Sokağı’nda Dario Moreno’nun evi de bulunuyor. Çıtı pıtı evlerin arasından geçip Asansör’e varınca ilk iş panodaki yazıyı okudum. Asansör, aslında biri diğerinden 58 m. yüksekte olan Mithatpaşa Caddesi ile Halilrıfatpaşa Caddesi’nin arasında işleyen iki asansörü barındıran asansör kulesidir. Asansörü 155 basamak merdiveni tırmanmakta kolaylık olması için Nesim Levi Bayrakoğlu 1907 senesinde yaptırıyor. Yapının Halilrıfatpaşa Caddesi’ne ulaştığı noktada iki balkon yer alıyor. Bu balkonlardan şehri kuşbakışı izlemek mümkün. Hemen balkonların ardında bir cafe ve restoran da manzarayı biraz daha uzun süre izleyebilmeniz için iyi bir fırsat. Ben keyfime göre bir yer bulamayıp yukarı sokağa doğru biraz yürüdüm, apartmanlara baktım. Sonra da asansöre binip Dario Moreno’dan “deniz ve mehtap sordular seni neredesin…” eşliğinde aşağı indim.

Kordon‘da yürürken bir an güneşin denize vurması, vururken ışıl ışıl parlaması o kadar hoşuma gitti ki, deniz kıyısında oturdum, terliklerimi çıkartıp ayaklarımı denize doğru sarkıttım. O an her şey akıp gitti sandım. Ayaklarım boşlukta ileri geri sallanırken, deniz gayet sakin olduğu için nerdeyse tek bir damla bile bana çarpmazken, güneşin ışınları denizde pırıltılar yaratıp her küçük dalgada sanki deniz bir ayna olup göz kırpıştırırken soluklandım ve bir söz aldım hayattan. Güzel olacak, dedi, bana. Güzel olacak, hiç merak etme.

 

01 Haziran 2013 Cumartesi

Kafam karışık, düşünceler ardı ardına beynimin içini kemiriyor, biraz uzaklaşmam, biraz dinlenmem, biraz kafamı dağıtmam lazım derken… Kendimle, onla, şunla, bunla, tek biriyle ya da herkesle dalaşmak için bahane arayacak noktaya gelirken… Sadece kaçmak istemiştim sanırım. Uzaklaşmak…

Ama bazen hayat bize kaçmamayı öğretiyor. Kaçsan da bulutları dağıtamayacağını, bir şeylere dertleniyorsan onları çözmeden rahat edemeyeceğini öğretiyor adama.

Tatil ve keyif hayalleriyle geldiğim İzmir’de cep telefonumu da kapatıp her şeyden uzaklaştığımı düşünürken bir anda gelen haberlerle sarsılıp Cuma akşamımı sosyal medya üzerinden alabildiğim gelişmeleri okuyarak ve Taksim’de gaza maruz kalıp feleği şaşan, bulunduğu yeri bile algılamakta zorlanan arkadaşımla yazışarak geçirdim. Çok üzücü şeyler okudum, izledim. Konser için gittikleri Cemal Reşit Rey’den çıktıklarında gaz yiyen arkadaşlar, Harbiye civarında yaralananlar, plastik mermiler…

Otelde zaten az kanallı televizyonu açık tuttum tutmasına da kendi ülkemde olan biteni sadece yabancı televizyon kanallarından izleyebildiğimi de ne yazık ki görmüş oldum. Ortalık birbirine girerken, yemek programları ve belgesellerle “iyi uykular Türkiye” dediler bize. Haber nedir, gazeteci kimdir ki, diye isyan ettim hepsine. Türkiye’nin medya patronlarının habercilik adına hiçbir şey yapmadıklarını da görmüş oldum, yazıklar olsun, dedim.

Böyle terbiyesizlik olabilir mi ya… Medyadan ne bekliyorsun ki zaten, paragöz medya ne olacak ya da iş adamlarının eline kalırsa böyle diyenler olabilir.

Katılmıyorum.

Türkiye’nin haber kanalı diye geçinen bir kanal varsa bu ülkede, olayları haber yapmamasını, hadi bu konuda ikilemde kaldılar diyelim bu olaylara dair yorumsuz olarak bile görüntü paylaşmamasını ya da bu olaylarla ilgili politikadan bağımsız sosyoloji profesörü birilerini çıkarıp konuşturmamasını anlayamam. İşin doğası bu, mesleğin riski büyük, tarafsızlık sağlamak güç, baskıya direnmek zor vs.vs. Ama haberciyiz demesinler kendilerine, pembe dizi çeksinler madem o zaman.

Cuma akşamını ailemden, arkadaşlarımdan uzakta, tek başıma bir otel odasında, olanları tam olarak bilemediğim için şaşkın ve meraklı, meydanları dolduran insanların kılına bir şey olacak diye tedirgin, gerginlikleri ve ötekileştirmeleri tetikleyen herkese öfkeli bir şekilde geçirdim.

Gece yarısı olmadan Fatih Türkmenoğlu’nun attığı tweet biraz su serpti içime; “Bahar, hep en acı soğuğun ertesinde başlar… Bu kadar acımasız, bu denli haksız güç kullanan polise dayananlar, iklimi değiştiriyor işte.”

Haftanın yorgunluğu bir yana, sabah erken kalkmanın ve gün boyu güneşin alnında yürümenin de etkisiyle bir noktadan sonra uyuyakaldım.

Sabaha karşı seslerle uyandım. Daha saat beş olmamıştı ve otelin yanından alkışlarla slogan atarak yürüyorlardı. Kalbim küt küt atmaya başladı, hemen yine Internet’e girildi, okundu, tıklandı, heyecanlanıldı.

Tüm gece direnişte yaşanılanlar ve dayanışmanın izleri, çığlıklar, çığlıklar, çığlıklar… Sabaha karşı toplanan, Kadıköy’den Taksim’e yürüyenler, Boğaziçi Köprüsü üzerindeki o muhteşem görüntü… Nasıl bir fotoğraf karesi ki o, iki kıtayı birbirine bağlıyorsa kutupları da bağlayabilirmiş gibi insanoğlu, öyle bir umutlanma hali…

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!