Hayata Dair,  The Gate

Çikolata

– Vazgeçilmez bir sevda

Çikolatayı sevenler iyi bilir, bir büyük çikolatayı tek başına ve herkeslerden gizli bitirmek cesaret ister. Çünkü kara sevdan ve sen anlaşılsın istemezsin. Paketi ucundan usulca açarken tümünü yemeyeceğine inandırırsın kendini. Ufak bir ısırıkla tek bir karesini alır; geri kalanını masaya bırakırsın.

Sevmek cesaret isterdi o zamanlar. Benim sevmeyi öğrendiğim yıllarda günler uzun, güneş daha parlaktı. Birini sevmek demek, onun izinden yürümek, onunla tek bir bakış yakalamak için her köşe başını tutmak, birkaç cümle edebilmek için bahane aramak demekti. En masum bahanenin bile yüzkızartıcı bulunduğu günlerde biz birini sevip ardından gözyaşı dökmeyi ve bol bol çikolata yemeyi öğrendik. Akşamları okuldan eve dönünce kendimizi yatağa atıp hıçkıra hıçkıra ağladığımız oldu. Ders kitaplarını yerlere çarpıp onu özlediğimizi haykırdık boş duvarlara.

O yıllar zordu. Biz çikolatayı en çok o yıllarda sevdik. Kendimizden başka kimseye tam anlamıyla açılamadığımız, kendimizi bile tam tanıyamadığımız ilkgençlik yıllarında. Aklımız karmakarışık, başımızda kavakyelleri. Oysa o kadar da karmaşık değildik ve kavakyeli denmezdi esip geçenlere. Çok küçük şeyler için üzülüp çok küçük şeylerle mutlu olurduk biz. Onu düşünürken yediğimiz fıstıklı çikolatanın parlak kâğıdını defterimizin arasında saklar gibi, belki sebepsiz, belki çocukça bir sevinçle hayal kurardık. Evcilik oyunlarından sonraydı bu, kırmızı kaplı Dido’muz ve Napoliten’lerimizden ayrılmadan önceydi. Siyah önlükler giyip, beyaz yakalar taktığımız yıllardan sonra, üniversite kantinlerinde buluşmaya başlamadan önce. Ah, hiçbir zaman geri gelmeyecek çocukluğumuz! Hayatta keşfedilecek ne çok dünya, anlatılacak bir o kadar hikâye vardı.

Uzak ülkelerden gelen akrabaların getirdiği, yabancı isimli, bol renkli çikolataları tadarken duyduğumuz heyecan gibi hem merak, hem keyifle anılabilecek bir tat vardı yaşananlarda. Çikolataların sarılı olduğu yaldızlı kâğıtlara göre ‘neli’ olduklarını anlamaya çalışır, gönlümüze göre birini bulunca da zevkten dört köşe olurduk. Hindistan cevizli, portakallı, çilekli… Aslında biz ayırt etmeksizin hepsini severdik. Çikolata ‘nadir’ bir yiyecekti. Bayram ziyaretlerinde el öperken, bir tane aldıktan sonra ‘bir tane daha al evladım’ desinler diye beklerdik.

Önce, küçüklüğümüzü düşündürten beyaz çikolatalardan alırdık. O masum krema boğazımıza hafif hafif sokulurken, bir sonraki adıma geçip sütlü çikolatalardan denerdik. Karne sevincini kutladığımız günlerden kalma bir hisle çikolatayı ikiye kırar, küçük parçayı ağzımıza atıp yumuşacık sütlü çikolatanın ılık ılık içimize akmasını beklerdik. Asıl büyük parçayı da ağzımıza attığımızda salıncağımız göğe çıkacak gibi hızlanırdı. Gözlerimizi yumup kendimizi geriye atardık.

Yerle göğün ayrıldığını ve hiç kavuşamadıklarını biz çok sonra anladık. Bitter çikolatayı büyüdükçe sevişimiz gibi. Ayrılıkların hüznünü onunla taşıdık. İçimiz acıdıkça o bize yakınlaştı. Kaskatı ve hiddetli duruşuna rağmen çok ısrar etmedi, biraz çabayla ısındı bize, içimizi ısıttı. Diğerleri gibi usul usul değil; ama biraz içimizi yakarak da olsa… Biraz içi yanarak da olsa… Öyle ilk görüşte aşk değildi tabii, biz ondan da vazgeçmiştik zaten bunca yılın sonunda. Ama yere sağlam basışı, boyun eğmez duruşunu sevdik biz onun ve dostluğumuz böyle başladı.

Oysa lise yıllarında dostluklar tek bir gofreti paylaşmaktı bizim için. Soğuk kış günleri, öğle aralarında, sırdaş kızlar, cam kenarında oturup bacaklarımızı kalorifer peteklerine dayar, uzun uzun anlatır, dikkatle dinlerdik. Sıcak kahvelerimiz soğurdu uzun sohbetlerde, çikolatalı gofrete doyum olmazdı. Teneffüs zili çalınca istemeye istemeye dönerdik sınıflara, sohbeti bir sonraki teneffüse erteleyerek. Teneffüsler yetmez, okul servisinde devam ederdik dedikodulara, hatta ertesi günü bekleyemez, evden araşırdık. Hem de, salonun ortasındaki eski model telefonu saatlerce meşgul etmek pahasına.

Çikolatayı sevenler iyi bilir, bir büyük çikolatayı tek başına (ve herkeslerden gizli) bitirmek de cesaret ister. Ancak yakalanırsan anlaşılır çünkü kara sevdan ve sen anlaşılsın istemezsin. Paketi ucundan usulca açarken tümünü yemeyeceğine inandırırsın kendini. Ufak bir ısırıkla tek bir karesini alır; geri kalanını masaya bırakırsın. Onu çok da istemediğini, hayatının merkezine oturtmadığını göstermek ister gibi uzaklaşırsın masadan. Koltuğa gömülür, günlüğünü yazmaya başlarsın ya da okuduğun gazeteye/kitaba dönersin hiçbir şey olmamış gibi. Onun farkında bile değilmişsin, o hayatına hiç girmemiş, yollarınız hiç kesişmemiş gibi… Ama çikolata durduğu yerden sana göz kırpmaktadır, istesen de gözünü ondan alamazsın. Unutmak istesen bile unutmaya çalışmak daha çok hatırlatır onu sana. Aklımda duracağına, diyip bir ısırık daha alırsın daha iştahlı. Artık onu istediğini itiraf etmişsindir ve cümle âlem duymuştur ona olan aşkını. Keyifle göz kırpar sana, istendiğini bilmenin rahatlığıyla. Arkanı dönersin o gülüşü görmemek için, en sevdiğin olsa da. Ama özlemin katlanır ona sırt çevirince. O da çapkın aşık, içini bilir gibi, sızlanmadan, acele etmeden bekler biraz ve sonra omzuna dokunur hafifçe. Hele bir geri dönmeyegör, en davetkâr bakışlarıyla seni yeni bir buluşmaya çağırır. Geri dönülmez bir yolculukta, çikolatayı kapıp alırsın masadan. Yarım bırakılmış bir işi tamamlamanın sorumluluk bilinciyle kendinden emin; aklında bir sürü bahaneyle, eski aşkına dönmüş olmanın pişmanlığını unutmaya çalışırsın. Öyle sarhoş edici bir his verir ki sana, bir bütün çikolata bitip de midendeki ağırlığı fark etmenle kendini hayaller dünyasında bulman bir olur.

Hayaller… Sanırım hayaller en çok gençliğe yakışır. Çünkü gençken karamsarlığa düşmek çok daha kolaydır. Ve hayaller, tüm karamsarlıkları unutturur. İşte bu yıllar, hayallerden gerçekleri seçmeye başladığımız yıllardı. Bir büyük çikolata tabletini çaktırmadan kemirirken ya da salondaki büfenin ikinci rafından birer birer aşırırken hem bu masum kaçamağın heyecanını hem de dayanılmaz bir hazzı tadardık. Gençlik… İstiklal’in başından Tünel’e, ordan hızını alamayıp Kuledibi’ne vurmanın zamanıydı. Yağmursuz gri serini sabahlarda ya da bazen okul çıkışı akşamüzerleri, arnavutkaldırımlı yolda salına salına yürümek gerekti. Cadde’nin girişinden bol fındıklı büyük boy Beyoğlu çikolatası alıp yürümek, kendini dinlemek ve bol bol hayal kurmak… Hep bir şeylere kafa yorduğumuz gençlik günleriydi, ufak bir karaltıda karamsarlığa dalabileceğimiz, sevmek içinse çok neden bulabileceğimiz günler…

Vişne likörlü bir tek çikolata gibi sevdik biz. Deniz kenarında çakıl taşı toplar gibi, aşkımıza istiridye kabuğu şeklinde bir çikolata seçtik. İlk konyağımızı onunla içtik. Kırmızı kalpli kutularda sürpriz hediyeler bekledik. Öyle özel bildik ki sevdayı, kimse bize kondursun istemedik. Aşk acısı çektiğimizi kendimize bile itiraf edemedik ki biz. Öyle sessiz sedasız yaşattık, o kadar çok sustuk ki, biz bile varlığından şüpheye düşer olduk. Ve çocukça aşklarımız bittiğinde ilk gençliğimizle de vedalaştık. Cesaretle özgürlüğü aynı anda yaşadığımız dolu dolu günlerdi. Tüm yalnızlıklarımızı ve birlikteliklerimizi büyülü hale getiren bir keyif iksiriydi o. Sevmek cesaret isterdi ve biz tüm cesaretimize rağmen, sanırım, bazı şeyleri onun aracılığıyla itiraf edebildik. Veda zamanı geldiğindeyse kimse bize söylemeden anladık. Mum ışığında ayışığını aradığımız bir gece, en sevdiğimiz kare çikolatayı en çok sevdiklerimizin şerefine kaldırdık.

 

Nisan 2008’de The Gate dergisinde yayınlanmıştır.

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Çikolata, 10.0 out of 10 based on 1 rating
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!