Cosmoturk'ten,  Seyahat

Brüksel’de bir gün

Brüksel, yaşamak için güzel, rahat bir yer ve o kadar “hijyen-hijyen” bir şehir değil. Hani bizim gibi Türkiye’den kalkıp gelenleri şaşkına çevirecek düzeyde el değmemiş, steril ülke psikolojisine sokmuyor burası sizi. Üstelik snob da değil, kaprisinden cakasından ezilmiyorsun.

Brüksel’in turistlerce en çok rağbet edilen noktası, kuşkusuz Gotik ve Barok mimarinin çarpıcı buluşmasına örnek bir meydan, Grand Place, yani Büyük Meydan. 13. yüzyılda inşa edilen ve Unesco Dünya Kültür Mirası listesine giren bu meydanda çoğu meslek loncaları için kurulmuş, bitişik nizamda yapılmış onlarca bina göz alıcı güzellikleri ile göreni cezbediyor. Hangi noktadan bakarsanız bakın titiz bir işçilikle ince ince dokunmuş binalara hayran kalmamak imkânsız. Bu sebeple sabahın ilk saatlerinden gece geç saatlere kadar meydan dolup taşıyor.

Brüksel’deki ikinci popüler mekân da meşhur “Manneken Pis”. 1619 yılında Jerome Duquesnoy tarafından yapılan bu minicik heykel ile çeşme, gece gündüz aynı anda her ülkeden onlarca turisti başına topluyor. Fotoğraf makinelerinin flaşları üst üste patlıyor ve “işeyen çocuk” çeşmesi bir anlamda Belçika mizah anlayışının da güzel bir örneğini oluşturuyor.

Belçika’nın mizah ve çizgi roman kültüründe önemli bir yeri var. Belçika, Tenten’in ve Şirinler’in de anavatanı. Brüksel sokaklarında dolaşırken binaların bir cephesinde Tenten, Asterix ve diğer çizgi roman kahramanlarının resimlerini görmeniz mümkün. Çizgi roman ve çizgi filmlere meraklı biriyseniz, çizgi roman müzesi, Belgian Comic Strip Centre, size tavsiye edebileceğim yerler arasında.

Brüksel’de bir gün boyunca neler yapılır… Yolunuz Brüksel’e düştüyse, hele de az vaktiniz varsa, Büyük Meydan’da yer alan publardan birinde oturup meşhur Belçika biralarından, mesela “Blanche” veya “framboise”dan tatmanızı ve etrafı seyredalmanızı tavsiye ederim. Sonrasında, meydandan başlayarak etraftaki incik cıncık tüm ara sokaklara girilip çikolata dükkânları talan edilir. Ordan yukarı vurup Grand Sablon‘a çıkılır, yol üstünde Le Petit Sablon parkına girilip biraz soluklanılır. Parkın karşısındaki güzelim katedralin mimarisine hayranlıkla bakılıp ordan yukarı doğru yürümeye devam edilir. Canınız alışveriş ya da biraz vitrin seyretmek çekerse, Louise Avenue’ye çıkılır. Louise ile Porte da Namur metro durakları arasında bir ileri bir geri yürünür.

Bu kadar yürüme üstüne, atıştırmak için çevrede waffle ve patates kızartması satan dükkânlara koşulur; midye içinse Rue des Bouchers’de bir yer beğenilir. Rue des Bouchers demişken, midye için en meşhur restoranlardan Chez Leon da bu sokakta. Yüz küsur yıllık geçmişi ile Chez Leon ağırladığı kalabalık ziyaretçi gruplarına karşın hızlı servisi ve lezzetli yemekleri ile benim de beğendiğim bir yer oldu.

Midyeydi, kâğıt külahlarda yenilen patates kızartmasıydı, waffle’dı, çikolataydı derken barlar nerde diye soranlara Place St Géry önerilir. Grand Place’e beş-on dakikalık yürüme mesafesi kadar yakın olan bu bölgede yanyana dizili barlar ile Vietnam ve Tayland mutfağından örnekler de bulabileceğiniz restoranlara uğramanız tavsiye olunur.

Ve bir gün de böyle biter. Brüksel’e yolu düşüp de bir günden daha çok vakti olanlara ise Brugge’e de geçmelerini ve çok iyi korunmuş bu Ortaçağ kentinin sokaklarında dolaşmalarını öneririm. Gerçekten görülmesi gereken büyülü bir kent, Brugge.

Brüksel’le ilgili anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Son olarak, Brüksel’in yıllık yağış miktarının oldukça yüksek olduğunu ve yılın herhangi bir zamanında yağmurla karşılaşılabileceğini söylemek gerek. Özetle, Brüksel’e gidecekseniz yanınızda şemsiye bulundurmanız hiç de fena olmaz.

Brüksel’den selamlar ve iyi haftalar herkese…

 

Diğer seyahat yazılarına da göz atmak isterseniz…

 

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!