Hayata Dair,  Şehr-i İstanbul,  Seyahat

Bayram gezmeleri

Bayram gezmeleri

İlk gençlikte ve iş hayatının da herhalde ilk 10 senesinde böyle değildi. Yakaladığım her fırsatı değerlendirme hevesiyle, tüm resmi tatillere şehir dışı geziler, yurtdışı seyahatleri planlar; “maksimum”u yaşamak için de en erken uçakla gidip resmi tatilin bittiği son saatlerde anca dönüşe geçerdim.

Geceyarıları çoğu zaman rötar da yapıp geç inen, pasaport kontrollerinde sözlü kavgalarla itiş kakışlarla boğuşulan, uzun süre bavul beklenilen , can pazarına dönmüş havaalanı çıkışında taksici kalabalığının içinden zar zor kurtulan bir bayram tatilcisi. İşte o ben’dim.

Bu azaptan ilk soğuduğum tatil, 6 sene önce uzun Kurban Bayramı tatilinde gittiğim ve tatilcilerin çektiği eziyetlerin basında da bolca haber yapıldığı meşhur Mısır gezisiydi. Hem tur şirketine hem TURSAB’a yazdığım uzun şikayet dilekçelerinin neticesinde birkaç yüz Euro iade de almıştım. Ama ne kabustu! Tur şirketlerinden de Mısır’dan da o sene o kadar soğudum ki, bir daha hele de bayram zamanı turla bir yere gitmeme kararı almam bu tatile rastlar.

Şimdilerde oradan oraya, maksimum gezmek, maksimum görmek yarışına girmeden de tatilin hakkını verebileceğimi anladığım olgun yaşlarımdayım. Bu bayramın da bir kısmını İstanbul’da, bir kısmını ailemle birlikte yazlıkta geçirdim. Yazlığın huzurlu aile saadeti… Hiçbir yere asla koşturman gerekmeyen saatleri… Denize inelim mi’deki rahatlık, bugün inmesen yarın inebileceğini bilmenin keyfi, deniz kenarında acelecesizce uzanmalar, uyuklamalar, dalgaların şıpırtılarıyla denizin yakamozlarına dalmalar, yan sitenin iskelesine doğru yürüyüşler, bir duş alıp geliyim’ler, çakıl taşı toplamalar, bir termos çayla demlenmeler, rezervasyona ve araba kullanmaya ihtiyaç duymamalar, akşam programına geç kalma telaşı olmadan eve çıkmalar, arka bahçe ile ön bahçe arasında sabahtan akşama kurulan keyifli sofralar, balkonda günbatımı seyri ile kitap okuma molaları, kimi zaman barbekü hazırlıkları, kimi zaman köylüden alınan lezzetli domateslerle çabucak yapılan bir menemen, hep birlikte yenilen yemekler, hiç alışkanlık olmasa bile akşam demlenen çaylar, hatta zaman zaman çitlenen çekirdekler, en en çok köşe kapmaca oynatan arı ve sivrisinek saldırıları, komşularla kısa ve içten bayramlaşmalar, kışlık evden farklı yeme içme yatma düzenleri, vişne ağacına konan kırlangıçlar, karşıki evin çatısına konan baykuş, turuncu benekli kelebekler, güneşe uzanan borazan çiçeği, mest eden hanımelleri…

Bütün bunlara rağmen bu huzurlu dinlenme haline kısa bir mola verip Gökçeada’ya günübirlik gitmeyi kafamıza koyduk. Hatta sabah 06:30’ta kalkmayı da göze aldık ve 08:00’de iskele kuyruğunda sıraya girmiştik. Gel gör ki sabah 9 feribotu önümüzdeki üç arabayla birlikte bizi de almadığı için gerisin geri eve döndük dün. Buradan çıkacak ders, feribot saatinden 1 saat önce iskelede olmak da yetmiyor… Biz de ne yaptık, evde güzel bir kahvaltı ettikten sonra körfezde gezinelim dedik.

Saroz Körfezi her seferinde yön duygumu şaşırtan bir coğrafya. Karşı kıyıda gördüğümüz bir koya doğru yola çıkarken sağım solum kuzey güney nerede bitti nerede başladı pek anlayamadım, ben de kendimi yola bıraktım. İlk durağımız, öyle sessiz sakin ve geniş bir koy ki. Su dupduru ve sakin, oldukça sığ. İskelenin üstünde bir süre durunca başım dönmeye başladı. Koyun 360 dereceye yakın genişlikteki görüş açısı denizin hafif hafif kıpırtısı, rüzgar derken… Biraz sersemledim sanırım. Oturdum şöyle bir. Biraz da böyle izleyeyim dedim. Ellerime biraz su aldım, yüzüme sürdüm, su yumuşacıktı…

Yürüdüm koyun ilerisine doğru. Kurumuş ayçiçeği tarlaları, yerlerde boş şişeler, daha önceki ziyaretçilerin çöpleri… Neden bu kadar acımasızız doğanınn güzelliklerine karşı?…

İkinci durağımız bir balıkçı kasabası oldu. Gökçetepe’de balıkçı kayıklarının arasında yürüdük biraz; ama bir sandalye atıp keyif yapacak bir ağaç altı bulamadık.

Biraz daha devam edince Mecidiye’ye geldik. Buranın denizini çok sevmiştim ilk gelişimde; ama bu sefer bayram tatiline gelince… Kalabalık, curcuna, bangır bangır tekno bir müzik, otoparkta top peşinde koşan delikanlılar…

Burda da huzurlu bir köşe bulamayıp devam ettik yola. Erikli’de pelikanların geldiği bir tuz gölü var, onun yanından geçerken bir inip bakalım dedik. Dedik demesine de nasıl bir pislik… Biz neden sahip olduğumuz doğal güzellikleri korumayı ve yaşatmayı bilmiyoruz? Neden etrafını korumaya alıp biraz da ağaçlandırıp hem insanlar için hem doğada barınan canlılar için daha güzel bir ortam yaratmıyoruz?

Eve dönüş yolunda ağaçlık bir yerde durduk, sonunda ağaçlar altında bir yer bulmuştuk. Termosta kalan son çayları da orda içerken, terk edilmiş bir cins köpek dikkatimizi çekti. Yine bir canlıya daha eziyet etmişiz belli ki. Önce sahiplenmiş, sonra hiç alışık olmadığı bir ortama, dağların ortasında ormana bırakmışız. Deli miyiz biz, aklımız nerede, inanamıyorum… Bu pisliğe, düşüncesizliğe, bencilliğe katlanamıyorum… Yazık, cidden çok yazık..

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!