Cosmoturk'ten,  Seyahat

Amerika Uçuşu

Sabah 4, havaalanındayım. Lufthansa görevlisi oldukça kibar, ben söylemeden cam kenarını verdi. Teşekkürler bayım, sabahın köründe mutlu ettiniz beni.

Kabin boyutunda kırmızı bavulumla on sekiz günlük okyanus ötesi yolculuğa çıktığıma kimse inanmaz; ama doğru. Hepsi hepsi bu kadarım. Ne eksik ne fazla.

Yakışıklı hostların ikramlarıyla Frankfurt’a iniş hızlı oldu ya da benim zaman algım çoktan kaydı. Parfüm denemeleri, trenle terminalden terminale geçiş ve karınca gibi çalışan havaalanı insanlarına duyduğum hayranlık. Uçağı beklerken marketten aldığım suyu içerim diye düşünmüşüm; ama güvenlikten geçeceğimi unutmuşum, haliyle açılmamış suyu aynen teslim ettik görevlilere. Helali hoş olsun, ne diyelim.

Üfff… 4 saat çok uzunmuş transfer için, bunu anladım. Bekle bekle geçmedi zaman, şişe suyum da gitmiş, sıkıldım…

Derken neyse ki boarding zamanı. Cam kenarı 36A’dayım. Güneş vuruyor üstüme, bulutların üstündeyim. Harika! İkili koltukta yanım da boş zaten, rahat rahat uzanabilirim, iki yastık, iki battaniye, gözüme taktığım sarı renkli uyku bandımla… Sanırım tam konfor insanı oldum. Lounge müzik eşliğinde hayaller ve uzaklar… İyi uykular…

Türkiye saatiyle 14:30 ama şimdi nereye göre hangi saatteyim bilmiyorum. Londra’ya yaklaşıyoruz sanırım. İçecek servisi yapıldı, yanında da tuzlu kraker. Krakerin üstü reklam panosu gibi, WeinReich Rheinland-Pfalz ve www.romantic-germany.info. Almanya ve romantizm, hmmm hiç bu açıdan düşünmemiştim.

Ya yol beni yordu ya da tuzlu kraker yemeyeli çok oldu diye bu kadar hoşuma gitti, ne güzelmiş, yanında da kırmızı şarap. Bardağa konulduğunda kokusu buram buram yayıldı, koyu parlak kırmızısı ışığa tutunca alev alev yanıyor, tango yapar gibi. Tadı dolgun, içmesi çok zevkli – keyfime diyecek yok. Top top bulutlar, aralarından arada bir seçebildiğim kara parçaları, adacıklar… Şu an yükseklik sarhoşluğu yaşıyor gibiyim ya da romantik Almanya’nın sihridir belki bu… Kaçtığım bir zaman diliminde kendimi bulacağım, içimde saklı duran sesleri duyacağım bir yol hali adeta…

Türkiye saatiyle 15.30’da öğle yemeği ve bir şarap daha. Ben bir çakırkeyif oldum ki sormayın. Bakışlarım kayıyor, kendi kendime gülümsüyorum. Sabah dörtten beri tek başına bir yol macerasındayım ve kendi kendine gülümsemenin güzelliğini bir kez daha anlıyorum. Çay, su, şarap ardı ardına geliyor, hizmette sınır yok. Adriyatik üzerinde olduğumuzu sanıyorum. Bir gecikme olmazsa yedi saat sonra hedefe varacağım. Biraz daha kestirmeyi denesem fena olmaz.

Ulaşım araçlarında uyuyamama gibi kötü bir özelliğim var. Kesintisiz on saatlik bir yolculukta şarabın yatıştırıcı etkisine karşın topu topuna bir buçuk saat uyumuşumdur. Türkiye saatiyle 20:30a geliyor ve gözlerim uykusuzluktan ve saatlerdir gözümde kalan göz kaleminden yanıyor. Sürekli susuyorum ama o ufacık tuvalet dolabına girmemek için ağırdan almaya çalışıyorum. Uçakların en sevmediğim yerleri sanırım bu WC’ler. Özellikle uzun uçuşlarda uçuşun ilk yarısından sonra girilesi durumda olmuyorlar. Bir de bu kuru hava var ya… Burnumun içi bile kurumuş, bu havalandırma sistemi de sevmediğim bir diğer şey işte. Uyurken burnum tıkanmış, dudaklarım ve kollarım da… Hadi, bir terslik olmazsa üç saate kadar iniyoruz. Biraz daha uyuyabilsem…

Dergiydi, müzik kanallarıydı, diziydi, filmdi derken öyle ya da böyle son bir saate girdik. Şimdi yine sandviç falan bir şey dağıtırlar, zaman geçer azıcık.

…Geri sayım başladı, inişe geçiyoruz.

İndik inmesine de ne kadar zormuş bu ülkeye girmek. Pasaport kuyruğunun başında yine form doldurmam gerekti, uçakta doldurulanlara ilave olarak. Sıra çok yavaş ilerliyor, derken görevli değişti, yeni görevli ancak bu kadar kıl olabilir. Sorduğu sorularla beni dünyanın en gerizekalı insanı yerine koyduğu açık. Neredeyse sen bu ülkede kaçak çalışıp buraya yerleşmeyi planlıyorsun, diyor. Tam ondan kurtuldum, bavulumu alıp çıkacağım derken bavulumu beyan edip özel taramadan geçirmem gerektiğini öğreniyorum. Bavulumu almak için başka bir bölüme gitmem gerekecek. Öncesinde de yine güvenlikten geçeceğim. O kadar ülkeye gittim, uçaktan indikten sonra ayakkabıların çıkarılıp güvenlik kontrolünden geçildiğini ilk kez görüyorum. Açıklama da yok, sanki hapishane görevlileri tarafından koğuşlara sokulacak hükümlüleriz. Son gelişimde böyle bir şey var mıydı, hiç hatırlamıyorum.

Ayakkabılarını çıkartıyorsun, el bagajınla birlikte detektörden geçiriyorsun, sıvı falan varsa zaten el koyuyorlar direkt. Sonra bagajını teslim almak için bir trene biniyorsun, altı durak gittikten sonra iniyor, yürüyen merdivenle çıkıyor, üfff bi ton şey işte… Neyse sonunda bavulumu da alabildim. O kadar saat uykusuzluk, uçak basıncı falan bir de üstüne bu son dakikalardaki koşuşturmaca epey yordu beni. Yorgunluk da değil sırf, sinir sahibi bir insana dönüştüm, kriminal kuvvetlerce gözaltına alınacakmışım hissi veren bu “herkes suçludur” bakışlı güvenlik kontrolleri canıma tak etti sanırım.

İyi geceler Türkiye, iyi günler Amerika! Ben geldim.

 

Diğer seyahat yazılarına da göz atmak isterseniz…

 

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!
Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

error: Content is protected !!